 |
(Bölüm - 4)
Anadilli Azerbaycan Edebiyatı
Şüphesiz, her millî edebiyatın esas göstericisi, başlıca amili, evvelce de ifade edildiği gibi, bu edebiyatın yazıldığı, yaratıldığı dildir. Bu açıdan, Azerbaycan Edebiyatı’nm ilk tarihçisi, dört cildlik “Azerbaycan Edebiyatı” kitabını ilk defa 1925′ te yayınlayan Feridunbey Köçerli (18631920) millî edebiyatımızın tarihini Fuzûlî’den başlatıyordu. Son incelemeler ise, Azerbaycan’da Türkdilli şiirin ilk örneklerinin XII. yüzyılda yazıldığını ortaya koymuştur.
Ancak, dikkat etmek gerekir ki, Azerbaycan Edebiyatı yalnız şimdi değil, en eski dönemlerinden itibaren Türk Edebiyatlarının bir kolu, bir parçası niteliğinde idi. Bu açıdan, en eski Türk edebî abidelerinde diğer Türk boyları ile birlikte Azerbaycan Türklerinin de payı vardır. Eski Türk Edebiyatı araştırmacılarından İ. S. Braginski’nin yazdığı gibi, “VVII. asırlarda meydana gelen Runik ve Uygur abideleri, yalnız bir halkın değil; bütün, Türk dilinde konuşan halkların umumî edebî mirası olarak alınmalıdır”. Eski Türk şiiri hakkında değerli bir inceleme eserinin müellifi olan İ. V. Stebleva ise, bu umumilik ve ortaklığı, dil faktörü ile açıklayarak şöyle yazar: “Çünkü bu asırlarda Merkezî ve Orta Asya’da, Güney Sibirya’da tek ve genel Türk edebî dili hakimdir”.
Böylece, ilk örnekleri XII. yüzyılda meydana çıkan anadilli Azerbaycan Edebiyatı’nm kökü, asırların derinliklerine gidiyor ve hiç şüphesiz Muharrem Ergin’in haklı olarak “Türk Töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası… Türk dilinin mübarek kaynağı… Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği…” diye adlandırdığı Bengütaş Edebiyatı’na, OrhonYenisey Kitabeleri’ne dayanıyordu. Şüphesiz, bu edebiyatm tarih sahnesine gelişinde, onun millî kültür hadisesi olarak oluşmasında, Mahmut Kaşgari’nin “Divani Lügat itTürk”ü Yusuf Has Hacib Balasağunlu’nun “Kutadgu Biliğ”i, Kul Alinin “Kıssa yiYusuf’u, “Oğuzname”ler ve Kitabi Dede Korkut destanı, önemli rol oynamıştı. Elbetti ki, bütün bu temel eserlerin, bu kaynakların dışında, Azerbaycan’da, Azerbaycan Türklerinin ana dillerinde bir edebiyatın oluşması imkânsız idi. Millî edebiyatın oluşmasında millî devletin ve siyâsî hayatın da etkili olduğu kabul edilmelidir. XIII. yüzyılda Azerbaycan’da, yalnız kültür açısından değil, siyâsî açıdan da Türkçe edebiyatın doğuşu için müsait bir ortam gelişmekte idi.
Bu asırda Azerbaycan bir Türk İmparatorluğu’nunAltm Ordu’nun içinde idi. Biri birini takip eden savaşlara rağmen, Selçuklular ve Atabeylerin hakimiyet dönemlerinde temeli atılan kültür hayatı, bütün boyutlarıyla yaşanıyor ve hatta hızlanıyordu. XIII. XIV. yüzyılda, Azerbaycan Edebiyatı’nm ve medeniyetinin Zülfüqar Şirvani, Hümam Tebrizi, Evhedi Marağayi, Essar Tebrizi, Arif Erdebili gibi üstadlan yetişmişti. Mimarlık, hattatlık, musikî nazariyesi vb. sanat alanları, millî esas üzerinede gelişmekte idi. Şark musikî sanatının, Azerbaycan’da yetişen Seyfeddin Urmevi, Mehemmed Ebubekir oğlu Şirvani, Farabi ve İbn Sina’dan sonra musiki sahasında Üstadısalis (Üçüncü ustad) admı almış Hoca Abdülkadir Merağalı gibi temsilcileri çağlarını aşan eserler vermişlerdi. Ressamlık sanatında “Tebriz mektebi” adını almış olan okul da, XIV. yüzyılın eseri idi. Mahmud Sarraf, Seyid Haydar, Sefer Tebrizi, Abudullah Seyreği gibi hattatların adları yalnız kendi vatanlarında değil, bütün müslüman Şarkında tanınıyordu. 1259′da meşhur Merağa rasadhanesini kuran Hoca Nasireddin Tusi, yalnız astronomi ve astroloji sahalarında devrinin ünlü alimi değil, aynı zamanda tarih, felsefe, poetika üzerine araştırmaların ve bedii eserlerin müellifi idi.
XIYXY yy. Azerbaycanında, Mehemmed Hinduşah Nahçıvani, Abdullah Fezlullahoğlu, Hamdullah Gazvini, Sami vs. gibi tarihçiler, Abdürreşid Bakuvi gibi coğrafyacı, Mahmud Şebüsteri gibi filozof yetişmiş, Tebriz’de bir üniversite niteliğinde olan “DarüşŞifa” medresesi faaliyete başlamıştı. Tabii ki, edebiyat da bu genel kültür canlanmasının dışında kalamazdı, Merağalı Evhedi’nin (12741338) meşhur “Cam iCem” ve “Dehname” mesnevileri, Arif Erdebili’nin (XIY yy.) “Ferhadname” manzum destanı, Mahmud Şebüsteri’nin “Gülşeni Raz” felsefî manzumesi, Essar Tebrizi’nin “Mehr ve Müşteri” destanı, Fezlullah Naimi’nin (13391396) “Cavidanname”si vs. bu devrin edebî mahsûlleri arasındadır. Ama hiç şüphesiz ki, kültürel gelişme açısından şahsiyet ve olay yaratacak eserlerle zengin olan bu yüzyılın en mühim edebî hadisesi, Azerbaycan Türkçesi’nin ilk örneklerinin ortaya konulması ile ilgili idi.
Azerbaycan Edebiyatı tarihinde ana diliyle yazılmış bilmen ilk eserin müellifi Hasanoğlu’dur. “Tezkiretü’şşuara” müellifi Devletşah Semerkandi onun eserlerini Türkçe ve Farsça kaleme aldığını, Rum’da ve Azerbaycan’da tanındığını söylüyor. Bu şair Türkçe şiirlerinde Hasanoğlu mahlasını, Farsça şiirlerinde ise aynı mânada Puri Hasn mahlasını kullanmıştır. Hasanoğlu hakkında Türk Edebiyatı tarihinde ilk defa bilgi veren Prof. Mehmet Fuat Köprülü olmuştur. Şairin biri Türkçe, öbürü Farsça yalnız iki gazeli elde olduğundan, onun edebî kişiliği hakkında geniş söz açmak tabii ki, zordur. 1968′ de Alman şarkiyatçı Barbara Fleming Mısır kütüphanelerinin birindeki elyazmaları arasında Hasanoğlu’nun Türkçe bir başka gazelini daha bularak yayınlamıştır.
Hasanoğlu’nun doğum ve ölüm tarihî belli değildir. Ancak, iki Türkçe şiirinin dil açısından tahlili, diğer taraftan, XIV. yy. tezkirecisi Semerkandi’nin kendi eserinde onun hakkında bilgi vermesi, şairin en geç, XIV. yüzyılda yaşadığını düşündürmektedir.
Hasanoğlu’nun gazeli bu eserin yazıldığı döneme kadar Azerbaycan Türkçesi’nin belli bir gelişme dönemi yaşadığını ve şiir diline çevrildiğini gösteriyor. Gazel, geleneksel konudamuhabbet üzerine yazılmışsa da, şekil açısından yeni ve özgündür; baştan sona kadar, sorular ve onlara verilen cevaplar üzerine kurulmuştur:
Apardı könlümü bir hoş qemer yüz, canfeza dilber, Ne dilber? Dilberişahid. Ne şahid? Şahidiserver.
Men ölsem sen, bütişengül, sürahi, eyleme qülqül, Ne qülqül? Qülqüli bade. Ne bade? Badeyiehmer.
Başımdan getmedi hergiz seninle içdiyim bade, Ne bade? Badeyimesti. Ne mesti? Mestiyisağer.
Hasanoğlu’nun Barbara Fleming tarafından yayınlanan ikinci gazelinin dili daha açık ve anlaşılırdır. Ayrıca, birinci gazelden farklı olarak, burada ilahî aşk değil, reel, gerçekçi aşk terennüm olunur, insanî his ve duygular ön plana getirilir.
Gerçi Hasanoğlu’nun, edebiyat tarihimize iki şiiri girmiştir. Ama, muhakkak ki; bu iki şiir, millî dil ve millî edebiyatımız için, cilt cilt eserlerden daha önemlidir. Hasanoğlu’nun açtığı yolda giden Şah Kasim Envar (13561434), Gazi Bürhaneddin gibi (13441398) gibi şairler Azerbaycan Türkçesi’ni bir şiir dili olarak daha da geliştirdiler, onun zengin üslûp ve ifade imkânlarını meydana çıkardılar. Aynı zamanda, bu dil vasıtası ile klasik Şark Edebiyatı’na yeni konular ve yeni edebî türler getirdiler. Mesela, Şah Kasim Envar ilk defa olarak Azerbaycan bayatılarınm, geraylı ve koşmalarım havasını, dilini, ifade tarzını, şeklini klasik şiire getirmiştir. Mesela, aşağıdaki şiirinde olduğu gibi:
Sabahın olsun mübarek, Çelebi, bizi unutma. Salam ile can verdik, Çelebi, bizi unutma.
Azerbaycan Türkünün yazmış olduğu bu mısralarda yalnız halk edebiyatının havası değil, Anadolu’nun bağrından kopmuş başka bir meşhur Türk şairinin,Yunus Emre’nin ve onların her ikisinin hocası sayılan Türkistanlı bilge Hoca Ahmet Yesevi’nin nefesi duyulmaktadır. Gazi Burhaneddin ise, çağdaş edebiyata eski Türk şiirinin çok yaygın türlerinden biri olan tuyuğ’u getirmiş ve onun klasik örneklerini ortaya koymuştur:
Hemişe aşiq könlü büryan bolur,
Her nefes qerib gözi giryan bolur,
Sufilerin dileki mehrab, namaz,
Er kişinin arzusu meydan bolur.
Yalnız şairlikle yetinmeyen, aynı zamanda ülke önderi ve yiğit bir başbuğ olan Gazi Burhanaddin muhabbet lirizminin, dinîahlakî konuların ve sufi görüşlerin dışına çıkamayan AzerbaycanTürk şiirine alplik, erenlik, kahramanlık ve savaş ruhu ve konuları getirmiştir. Böylece o, bir taraftan edebiyatı kendi fikir ve amaçlarının hizmetine verirken, öbür taraftan onu fantazi semalarından yere indirmiş, gerçekliğe ve onun sorunlarına yaklaştırmıştır. Türkçe’nin bir şiir diline çevrilmesinde de Gazi Burhaneddin’in şahsiyeti ve edebî yaratıcılığı merhale niteliğindedir. Onun Türkçesi aradan asırlar geçmesine rağmen, tam anlaşılır, oynak ve çekicidir. Şair, halk dilinin unsurlarından büyük maharetle faydalanır, halk edebiyatı örneklerinden, özellikle de atalar sözlerinden ve mesellerden gereken şekilde yararlanır. Onun tasvirleri hayatî ve canlıdır.
Gazi Burhaneddin Azerbaycan Türkçesi’nin bütün zenginliklerini ilk defa ortaya koyan ve bu açıdan millî edebiyatın sonraki gelişme merhalelerini, özellikle de Nesimi, Hatai, Fuzûlî, Vagif gibi ustaların yaratıcılıkların etkiyen üstad bir sanatkârdır.Azerbaycan Edebiyatı’nda ana dilinde yazılmış mesnevinin ilk numunesi de XIII. yy. mahsulüdür. Müellifi belli olmayan bu eser, Nizami yaratıcılığmdaki manzum destan geleneğinin muhtemelen aynı tarihî dönemdeki anadilli edebiyatta da sürdürüldüğünün bir işaretidir. “Destani Ahmed Herami” adlı mesneviyi, ilk defa 1928′ de Türk alimi Telet Onay eski elyazmaları içerisinde, bularak yayınlamış ve kitaba yazdığı önsözde destanı, Türkçe’nin bir abidesi olarak değerlendirmiştir. Destan dil ve üslup bakımından, Türk Edebiyatı’nın eski abidelerine, özellikle de “Kitabi Dede Korkut”a yakmdır. Nizami’nin manzum destanlarındaki konuların ve kahramanların tekrar tekrar ele alındığı bir devirde yazılmış “Destani Ahmed Herami”, konusunun yeniliği ve halk edebiyatına bağlılığı ile dikkat çeker. Destanın, zamanımızın günlük konuşma dilini andıran dilinde, halk edebiyatı geleneklerine ve tecrübesine dayanmak temayülü kuvvetlidir. Mesela, aşağıdaki örnek, “Destanı Ahmed Herami” de ata sözlerinden ne kadar sık, fakat yerinde istifade edildiğini belirtebilir:
Meseldir, seveni sevmek gerekdir,
Eyi niyyetlere irmek gerekdir.
Gülendam dexi söylemedi tekrar, Heqiqet dinmemeklik olur iqrar. Meseldir, kendi düşen ağlamaz der, Axan deryayı kimse bağlamaz der. Kırım’da, Şiraz’da, Bağdat’ta cereyan eden olaylar, maceralar üzerine kurulmuş bu ilgi çekici destan, Oğuz Türklerinin ortak edebî abidesi olarak adlandırılmak hakkına sahiptir. Azerbaycan Türkçesi’nin kısa bir zaman içerisinde Farsça ile rekabet edebilen bir şiir dili seviyesine yükselmesi, onun yaslandığı edebî geleneklerin eskiliğini ve zenginliğini gösterirken, bu edebiyatın eski örneklerinin günümüze ulaşamamış olması ihtimalini artırmaktadır. Türk şiirindeki Yunus Emre mucizesi gibi, Hasanoğlu yahut Gazi Burhaneddin de, halk edebiyatı kaynaklarından gıdalandılar; ama, onların klasik üslupta yazılmış mükemmel eserleri, başka kaynakların da varlığına işaret etmektedir.
XIV. asrın sonu, XV. asrın başlarındaki anadilli Azerbaycan Edebiyatı’nın en büyük zirvesi şüphesiz Nesimi’dir., 1369′ da, büyük bir ihtimalle Şirvan’da doğmuş, mücadele ve isyanlarla dolu hayatını 1417′ de Haleb’te, idam sehpasında sona erdirmişti. Mükemmel bir eğitim alan, devrinin en kâmil insanlarından biri olarak tanınan Nesimi, üç klasik şark dilindeTürkçe, Farsça ve Arapça eserler yazmıştır. Şirvan’da ve Bakü’de yaşadığı dönemde, Hurufilik taliminin banisi Fezlullah Heimi ile tanışıp, dost olmuş, kısa zaman sonra da, onun sadakatli müridlerinden biri haline gelmiştir. Neimi’nin tutuklanarak idam edilmesi ve hürûfilerin takibi üzerine, Nesimi Azerbaycan’ı terkederek Anadoluya gelmiş, burada da takip ve tehditlere uğrayarak Halep’e gitmek zorunda kalmıştır. Anadolu’da Nesimi ile görüşen XV. asr Türk şairi, “Beşaretname” eserinin müellifi Refii, Nesimi hakkında, adı geçen eserinde şöyle yazmıştır:
Ol Nesimirehmeti fezli hüda,
Ol İmaddeddin Sirri Mürteza.
Ol şehidi aşki fezli zülcelal,
Bendü zindanlarda yatan mahü sal.
Ol beladan ahü efğan etmeyen,
Söyleyen esrarı, pünhan etmeyen
Nesimi’nin dünya görüşü şarkın iki büyük dinifelsefi tarîkatmmsufi/min ve hürûfiliğin etkisi altında biçimlenmiş ve olgunlaşmıştı. Şairin, bu felsefî anlayışların etkisi altında yapılmış eserlerinin temelinde Allah fikri vardır ve insanın manevîahlâkî olgunlaşmak yoluyla O’na kavuşması fikri ön plandadır. Nesimi için insanın en büyük mutluluğu yaradana kavuşması, O’nunla bir vahdet halinde birleşmesidir. İnsanı yardılmışlarm en olgunu, en kutsalı olarak gören Nesimi, onda Allah’a mahsus sıfatların tecelli etdiğini savunur; böylece, insanı Allah’laştırır, Allah’ı insanlaştırır. Nesimi’nin bu isyancı panteizmi, insanı değersiz kılan, onu her açıdan kula, köleye çeviren, zamana ve zamanın hükümdarlarına karşı bir baş kaldırış olarak düşünülebilir. Nesimi Azerbaycan Edebiyatı Tarihi’ne hem şair, hem de büyük, hümanist filozof olarak girmiştir.
Nesîmî yaratıcılığının mühim bir kısmını oluşturan, coşkun bir ilham ve alevli bir kalbin ürünü olan gazellerinde yalnız Allah sevgisini değil, aynı zamanda insan sevgisini, hayatını verdiği güzel sevgisini, yüksek şiiriyet ve ihtirasla terennüm etmiştir. Nesîmî kendinden önce gelen şairlerle kıyaslandığında, Azerbaycan Türkçesi’ni bir edebiyat dili, şiir dili olarak daha da geliştirmiş, bu dilin bütün elvanlığmı, canlılığını, mûsikisini ve şirinliğini şiirlerinde askettirebilmiştirüşdü yene deli könül gözlerinin xeyaline, Kim ne bilir bu könlümün firi nedir, xeyali ne? Al ile ala gözlerin aldadıb aldı canımı, Alını gör ne al eder, kimse irişmez aline.Nesimi’nin hemen her gazelinde bu tür dil sehirbazlıklarma rastlamak mümkündür. İnsanı yaratılmışların yücesi sayan şair, onu layıkıyla terennüm ve vasfedebilmek için, kullandığı şiirin dilini de öylece yüceltebilmişti.
XVI. yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı’nm hiç şüphesiz ki, iki büyük zirvesi vardır. Bunlar, Hatai ve Fuzûlî’dir. Tabii ki, bu sanat zirvelerinden baktığımızda onların çağdaşı olan, onlarla bir devirde yaşayıp, yazan bazı şairlerin eserleri ve şahsiyetleri ikinci derecede gözükürler. Aslında, XIV. XVI. yy. Edebiyatı’nda Nesimi’nin, yahut Fuzûlî’nin zirvesine yükselmeseler de, yine millî edebiyat tarihinde kendi yerleri ve adları olan bir sıra istidatlı şairfer yetişmiştir. Karakoyunlu hükümdarı, şiirde Nesimi’nin takipçisi olarak tanınan Cihanşah Hekiki, Fuzûlî’nin seleflerinden biri sayılan Nimetullah Kişveri, Hebibi Hamidi, Süruri, Sahi, Helili, Kâtibi, Bedr Şirvani, Gülşeni, Hezani, Beşiri,Sahi vs. gibi onlarla şair, bu devir edebiyatının temsilcileri idiler. Onların hepsi eserlerinin Azerbaycan Türkçesi ile yazmış bu dilin gelişmesine çaba göstermişlerdi.
(Bölüm - 5)
Timurîler İmparatorluğunun dağılmasından sonra, Azerbaycan’ın güneyinde meydana çıkan Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri, daha sonra ise bütün Azerbaycan topraklarını kendi idaresi altında birleştiren Safeviler hanedanının hükümdarları, Fars etkisinden tam uzaklaşarak Azerbaycan Türkçesi’ne büyük önem verir, onun tam bir sanat ve edebiyat dili, aynı amanda devlet dili olarak kabul edilmesi ve kullanılmasına çalışırlar. Bu devletlerin temelini oluşturan terekeme soyluları millî geleneklere göre yetişmişti. Onlar artık evvelki devirlerin saray muhitinden uzaklaşamayan hükümdarları gibi Fars kültürünün etkisi altında değildiler. Nihayet Türklük düşüncesinin, Türklük şuurunun kendi uyanış dönemini yaşaması, dünyanın üç kıtasında hükümdarlık eden Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığı ve bütün Avrupa’nın Türk adı karşısında titremesi de, Türkçe’nin hayatın bütün sahalarında hakim dil oluşunda etkili oldu. Bu tesirlerle, XV. yy. sonlarında Azerbaycan Fars devletçiliği geleneklerinin ve Fars kültürünün son kalesi olan Şirvanşahlar devleti Safevi hanedanının savaşı siyâsî ve manevî baskısı ile çöktü ve bu saray etrafında toplanan Farsdilli şairler, dönemin edebiyatında hiç bir iz bırakmadan silindiler.
XV. XVI. yüzyılda, Türk dünyasında kültür açısından bir yakınlaşma ve bütünleşme oluştuğu dikkati çeker. Türk hükümdarları biri birleri ile çekişseler de bu hükümdarların memleketlerinde yaşayan Türk şairleri bir manevî birlik havası oluşturmaya çaba gösteriyorlardı. Mesela, Güney Azerbaycan’da, Serab kasabasında doğan, Şah Kasım Envar; Orta Asya’ya göçerek burada hem büyük şair, hem de tarikat mürşidi gibi tanınmış, onun takipçileri arasında Emir Tiymur’un torunu Mirze Uluğbey bile bulunmuştur. 1488′ de Sultan Hüseyin Baykara’nın veziri Emir Ali Şir Nevai’nin Azerbaycanlı şairin mezarı üzerine türbe yaptırması, sözünü ettiğimiz manevî birliğin bir simgesi gibidir. XVI. yy. Azerbaycan şairlerinin faydalandıkları en büyük edebî örneklerden biri de Orta Asya Türk şiirinin ünlü üstadı Nevai’nin eserleri idi. Nevai şiiri yalnız bedii özellikleri ve konusu açısından değil, dil özellikleri açısından da Azerbaycan şairlerini etkilemişti. Mesela, kendim Nevai ile kıyaslayan ve Sultan Hüseyin Baykara gibi şiire, sanata değer veren bir koruyucu bulamadığı için adını dünyaya duyuramadığını söyleyen Kişveri, eski ÖzbekÇağatay Türkçesi’nin kelime ve terkiplerini de bol bol kullanıyordu:Kişveri şiiri Nevai şiirinden eskik imes, Bextine düşseydi bir Sultan Hüseyni Baykara.
Sanatta bu manevî birlik havasını geliştiren, siyasette ise zayıflatan şairhükümdar Şah İsmayıl Hataî (15861624) Azerbaycan Türkçesi’ni bir devlet diline, hatta uluslararası diplomatik münasebet diline çevirdi. O, Akkoyunlu ve Şirvanşahlar devletinin varlıklarına son vererek Azerbaycan’ın kuzeyi ile güneyini birleştirdi ve 1502′ de, onaltı yaşında iken Tebriz’de, kurucusu olduğu Savefiler Devleti’nin başına geçti. Bundan sonra genç şahın İran, Irak ve Orta Asya üzerine zefer yürüşleri başlar. Ama 1514′ te, Şah İsmayil Çaldıran’da kendisi gibi şairhükümdar Sultan Selim’e yenilir ve bundan sonra savaşlardan uzaklaşır, hayatının geri kalan on yılını bütünüyle sanata, ülkesinde kültürün ve sanatın gelişmesine verir. Diğer hükümdarşairler gibi Hatai de bazen şiiri kendi siyâsî fikirlerinin niyetlerinin ifadesi için kullanmaktan geri kalmamıştır. Onun şiirlerinin mühim bir kısmı Hatai’nin hakimiyeti döneminde Azerbaycan ve İran’da siyâsî ideolojiye çevrilen şiiliğin tebliğine ve terennümüne hasredilmiştir.
Hatai kısa ömür sürmesine, bir devlet adamı ve başbuğ olmasına rağmen, kendinden sonra zengin bir edebî miras bırakmıştır. Hem aruz, hem hece vezninde eserler yazmıştır. Çok sayıda gazel, tuyug vs. eserleri ile birlikte özgün üslûbu ile tanınan “Dehname” adlı mesnevinin müellifi olarak ta tanınmaktadır. Hatai’nin şiirlerinde onu farklı görüş noktalarından müşahede etmek mümkündür. Bu şiirlerin bir kısmında o, yenilmez bir savaşçıdır, bir kısmında bilge bir tarikat şeyhidir, bir kısmında ise, kalbi sevgi ateşi ile dolu bir aşıktır. Ama her zaman samîmidir, her zaman inançlıdır, her zaman içten gelen duygu ve düşüncelerini anlatır. Hatai’nin şiirlerinden insanın manevî özgürlüğü ön plandadır. Dünyaya bakışı açısından Hatai panteizm felsefi anlayışına taraftar görülür. Nesimi ve Hellacı Mansur’un fikirlerini devam etdirir. Hatai’nin gerek aruz vezninde yazdığı gazellerinde, gerekse halk şiiri üslubundaki eserlerinde kullandığı Azerbaycan Türkçesi günümüz okurları için de tam anlaşılır, halk ağzından alınmış bir dildir.
Şüphesiz, orta çağ Azerbaycan Edebiyatı’nm ve bütün Türk şiirinin en büyük ve ulaşılamaz sanat zirvesi, bütün devirlerin ve bütün halkların benzersiz sevgi şairi Muhammed Fuzûlî’dir. 1494 ‘de Kerbela’da doğan, 1556′ da, şiirlerinde “Kutsal Toprak” diye adlandırdığı Kerbela’da Hakk’m rahmetine kovuşan Fuzûlî, Türk şiirinin tarihinde en büyük edebî mektebin kurucusu, beş yüz seneden beri yaşamakta olan edebî geleneklerin yaratıcısıdır. “Fars lafzı” ile güzel şiirlerin çokluğunu, “Türk lafzı” ile nezmi nazik yaratmanın zorluklarını söyleyen şair, Türkçe’nin güzelliklerini ortaya çıkarmak, şiirde onu Fars dili ile rekabet edebilecek bir duruma getirmek vazifesini üstlenmiş ve bu amacına ulaşmıştır. Fuzûlî, Türk dilini en yüce hakikatleri, en ince psikolojik durumları ifade edebilecek seviyeye yükseltmiş, onu “namerbutluktan” ve “nahamvarlıktan” arındırmış, yalnız “hüner dili” değil, aynı zamanda aşk dili, ülfet dili, güzellik dili olduğunu, ölmez eserleri ile bir daha ispatlamıştır. Fuzûlî, Azerbaycan’a şiirininin sonraki devirlerini ve temsilcilerini o kadar kuvvetli etkilemiştir ki, asırlar boyunca şairler Fuzûlî sözünün sihrinden, cazibesinden uzaklaşamamış, onun bir beytinin, bir mısrasının yorumlanmasına günler, aylar verilmiş, her gazeline onlarca, belki de yüzlerce nazire yazılmıştır.
Farsdilli Azerbaycan şiirinde, klasik örneğini Nizami’nin ortaya koyduğu “Leylâ ve Mecnun” konusunu anadilli edebiyata ilk defa Fuzûlî getirmiş ve kendisinden sonraki “Leyli ve Mecnun”lar için mükemmel bir numune yaratmıştır. Keder, yas, gam, elem şairi gibi tanınan Fuzûlî aynı zamanda insan kalbinin, insan hislerinin en büyük araştırıcısı olarak edebiyat tarihimizde yer almıştır. Fuzûlî hangi konuya, hangi şiir türüne elatmışsa, onun sonraki dönemlerde bir kalıp gibi kullanılabilcek klasik örneklerini yaratmıştır. Türkiye’de Fuzûlî hakkında yazan ilk müelliflerden biri olan Muhammed Celal 1894′ de yaymlatdığı “Osmanlı Edebiyatı Numuneleri” kitabında büyük söz üstadının yaratıcılığmtaki bu yöne dikkat çekerek şöyle yapar: “Bağdat edebiyat gülzarmın güzel nağmeli bülbülü olan Fuzûlî, Osmanlı şairlerinden karşısında hiçbir üstad, rehber görmediği halde, edebiyata yeni hayat veren bir sanat yaratmış; hem de bu sanatı, derelerin cuşişinden, rüzgârın iniltisinden, bir tebessümün tesirinden, bir bedevi kızının masum güzelliğinden iktibas eyle. Bu cephede birinci şairimiz mutlaka Fuzûlî’dir.” Fuzûlî’nin mükemmel bildiği üç dildeTürk, Arap ve Fars dillerinde, yarattığı eserler, onu yalnız Türk edebiyatlarının değil, bütün Doğu Edebiyatı’nm en büyük simalarından biri, dünya edebiyatmdaki hümanizm fikirlerinin, insanseverlik duygularının en büyük terennümcülerinden biri yapmıştır.
Tabii ki, Fuzûlî’den sonra Azerbaycan Edebiyatı’nda ana dilinde eserler yaratmak hem kolay, hem de zordu. Kolaydı çünkü, ortada Fuzûlî örnekleri vardı; zordu, çünkü, ortada yine Fuzûlî örnekleri vardı. Fuzûlî’den daha güzel yazmak mümkün olmasa da, dil açısında artık geriye dönüş yolu kapatılmıştı. Fuzûlî’den sonra Türkçe’nin yayıldığı yerlerde Farsça şiirlerle dikkat çekmek imkansız idi. Azerbaycan şairleri, ilk edebiyat tarihçimiz Firudin Bey Köçerli’nin de üzerinde durduğu bu gerçeğin farkında idiler ki,” …Türk diline revnak veren ve onu har ve haşakdan temizleyip bir göyçek ve sefalı çemene benzeden Fuzûlî olubdur ve bununla türklerin üste ümumen ve Azerbaycan Türklerinin boynuna böyük minnet qoyubdur”.Edebiyatın gelişmesi, onun büyük eserler ve büyük isimler yetiştirmesi, aynı zamanda bu edebiyatın yeşerdiği ülkenin sosyal ve siyâsî durumu ile ilgili XVII. XVIII. asırlarda Azerbaycan’da merkezi devletin zayıflaması, iç savaşlar, Azerbaycanda siyâsî güç kazanmak için İran’la Osmanlı imparatorluğu arasında süren mücadeleler, edebiyatın gelişmesini de etkilemişti.
Bu devirde millî edebiyatın gelişmesinde iki esas çizgi dikkati çekiyordu. Bunlardan birincisi, Fuzûlî etkisi ile doğan klasik şiir üslubu, diğeri ise, halk edebiyatının etkisi ile doğan halk şiiri üslubu idi. XVII. XVIII. yy. şiirinin başka bir özelliği, halkın tarihi, çağdaş siyâsî ve manevî durumu, yaşam zorlukları, bağımsızlığı ve özgürlüğü uğrundaki mücadelelerine ilişkin sosyal konuların sık sık ele alınması idi. Azerbaycan’da, yalnız bir grubun bedii zevki için hizmet veren saray edebiyatından halk edebiyatına, halkın durumunu ve problemlerinin açıklayan yeni bir edebiyata geçiş dönemi yaşanmakta idi. Tarihî manzumeler, hükümdarlara yazılan kasidelerin, gerçeklikten uzak medhiyelerin yerini almakta idi. Bu manzumelerde, ülkede baş gösteren sosyalsiyâsî olaylar, halkın inandığı, günvendiği ayrı ayrı tarihî şahsiyetlerin faaliyetleri, zamanın gündeme getirdiği problemler vs. mesnevi tarzında tasvir olunuyordu. Bu manzumeler tarihî eserleri tamamlıyor, aynı zamanda bu eserlerde arka planda kalmış olan psikolojik yaşantıları, devrin, değişen olayların getirdiği heyecan ve üzüntüleri açıklıyordu. Tarihî şahsiyetlerde II. Şah İsmayil, Şah Abbas, Nadir şah, Seki hakimi Hacı Çelebi han, Hüseyin Müştak Han vb. hakkında, Şakir Şirvani, Ağa Mesih Şirvani, Vidadi vb. şairler tarafından tesirli manzumeler yazılmış ve halk arasında yayılmıştı. 1 Edebiyatta klasik şiir üslûbunun. Fuzûlî mektebinin geleneklerini Mehemmed Emani (15361610), Fedai, Mesihi (15751655), Saib Tebrizi (16011679),*Gövsi Tebrisi, Mechur Şirvani vs. gibi şairler devam ettirirdiler. Onların hemen hepsi, iki dilli idiler eserlerini hem Azerbaycan Türkçesi, hem Fars dillerinde yazıyor, ama, ana dillerine daha fazla önem veriyorlardı.
Adları geçen bu şairlerin ve onların diğer çağdaşlarının yaratıcılıklarında lirizm esas yer tutsa da, epik eserlere, mesnevi ve manzum hikayelere de ilginin arttığı müşahede edilmektedir. Mesela, sevgi şiirlerinde Fuzûlî’nin takipçisi olarak tanınan Mehemmed Emani, bu muhabbet şiirlerinin yanısıra, konusunu halkın hayatından, gündelik yaşamından alan “Devesi ölmüş karı”, “Tiryekçi”, “Hatemi Tai ve karib” gibi manzum hikayeler kaleme almıştır. Tebriz’de doğup, büyüyen Fedai, tahminen 1580 de “Bahtiyarname” adlı eserini tamamlamıştı. İfade edelim ki, Bahtiryarname de “Leyli ve Mecnun” yahut “Hüsrev ve Şirin” gibi klasik Azerbaycan Edebiyatının geleneksel konulandandır. Fedai’den önce Penahi ve Şemseddin Mehemmed gibi Azerbaycan şairleri de aynı isimde eserler yazmışlardı. Fedai’nin özelliği bu konuyu Azerbaycan Türkçesi ile işlemesinde idi. “Bahtiyarname” bir macera hikayesi idi ve Arap şarkında yaygın “Sindbadname”leri hatırlatıyordu. Ama Fedai, bu geleneksel konudan yararlanarak, bu döneme kadar daha çok aşığın ıstıraplarından ve maşuğun zulümlerinden söz açan edebiyata, sıradan adamları, tacirleri, esnafları, denizcileri getirmiş, onların maceralarına dayanarak bir sıra mühim manevîahlakî problemleraçgözlülük, tamahkârlık, zenginlik ihtirası, yalancılık, dolandırıcılık gibi menfî sıfatlar hakkında muhakeme ve mülâhazalar yürütmüştür.
Orta asırlar tezkirecilerinin verdikleri bilgiye göre; edebî mirası yüzbin beyitten fazla olan Mesihi de, lirik şiirleri ile birlikte “Dane ve Dam”, “Zenbur ve Esel”, “Verga ve Gülşa” gibi menzum roman niteliğinde olan mesnevileri ile tanınmıştır. Evvelki iki mesnevi şimdiye kadar elde edilmemişse de, sonuncu eser, yani “Verga ve Gülşa” Mesihi sanatı hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir. Şark edebiyatında XI. yüzyıldan başlayarak işlenen bu mevzu, Mesihi’nin 1629′ da tamamladığı onbin mısralık mesnevide, . yeni keyfiyetleri ve farklı cihetleri ile ele alınmıştır. XVII yy. Azerbaycan’ının önemli bir şairi , Saib Tebrizi’dir. Hayatı devamlı olarak seyahetlerde geçen bu şair, altı sene Hindistan’da yaşamış ve Farsdilli şiire “Hind sebkini” “Hind üslubunu” getirmiştir. Hayatının son otuz yılını Safevi hükümdarı II Şah Abbas’m sarayında yaşamış ve Melikü’şşüara adını taşımıştır. Yüz yirmi bin beyitlik Divan’ın ve şark şairlerinin eserlerinden seçmelerden oluşan Bayaz’m müellifi olarak tanınan Saib Tebrizi, Farsdilli şiirin Azerbaycan edebiyatındaki son büyük temsilcisi sayılmalıdır. Aynı zamanda araştırmacısı olan Ş. Tebrizi, bu edebiyatı Farsdilli ve anadilli Azerbaycan şiirinin bir köprüsü olmuş, Farsça yazdığı eserlerde Nizami’nin, Türkçe şiirlerinde ise Fuzûlî’nin geleneklerinin takipçisi olmuştur.
Azerbaycan’ın güneyinde, millî edebiyata üç meşhur şair bahşetmiş Gövsiler ailesinden olan ve Saib Tebrizi gibi hayatının bir kısmını Hindistan’da sürdüren Gövsi Tebrizi de Saib’le birlikte iki geleneğin, iki edebî mektebin takipçileri arasındadır.Yeni Devir Arefesinde XVIII. yy. başlagmcmdan itibaren Azerbaycan, fasılasız savaşlara sahne olmuştu. 1729′da, hükümdarlarının hepsi Türk kökenli olan, kurucusu Şah İsmayil Safevi’nin ölümünden sonra ama Farsçı politika yürüten Safeviler Devleti çöktü. Türklerin Afşar boyundan olan Nadir Şah, İran’ı yeniden kuvvetli bir devlet durumuna getirmeye uğraştıysa da, onun 1747′ de öldürülmesi, bu planlarının gerçekleşmesine imkan vermedi. İran’daki saltanat çekişmeleri ve merkezî hükümetin zayıflaması sonunda Azerbaycan, İran egemenliğinden ayrıldı; ancak küçük hanlıklara parçalandı. Ülkenin kuzeyinde ve güneyinde Küba, Derbend, Şamahı, Baku, Karabağ, Gence Talış, Nahçıvan, Seki, Karadğ, Tebriz hanlıkları, Marağa ve Urmiya malikaneleri, Şemşeddin, Kazak, İlisu sultanlıkları, CarBalakan İcması gibi devlet sayılamayacak feodal kurum ve kuruluşlar ortaya çıktı.
Bu hanlıkların arasında barışı devam ettirmek imkansız idi. Toprak iddiaları ve çeşitli nedenlerle daima biribirlerine saldırdılar. Ülke bütünüyle bir iç kargaşa yaşamakta idi. Yüz yıldan beri Kafkasya’yı işgal etmek, Karadenize ve Boğazlara çıkmak planları ile yaşıyan Rusya İmparatorluğu ise kuvvetlenmekte idi. Kafkasya üç büyük devletinOsmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya’nın ve İran’ın menfaetleri çatışmakta idi. Millî devlet geleneğine sahip olmayan Azerbaycan Hanları ise kendi yakın çıkarlarını esas alarak bu devletlerden birini destekler, hetta Rus orduları ve Gürcü Çarları ile birlikte kendi kardeşlerinin üzerine gitmektan çekinmezler. Azerbaycan’da siyâsî düzenbazların, sahte hanların ve sultanların sayısı artar. Hakimiyet ihtirası ile halkı kana ve ölüme sürükleyenler tarih sahnesinde birbirlerini takip eder. Bu çalkantılı ve karanlık dönemin ıztıraplarını yaşayan şairler eserlerini, artık geleneksel gülbülbül, aşıkmaşuk konusunda değil, gözleri önünde cereyan eden kederli olaylar üzerine yazarlar. Şakir Şirvani ve Ağa Mesih Şirvani gibi şairler, XVIII. yy. başlangıcında Azerbaycan’ın en karışık bölgelerinden birisi olan Şirvan’daki kanlı olayları, gerçek tarihî hadiseleri, iri hacimli mesnevilerinde tasvir ederler.
(Bölüm - 6)
Azerbaycan, manevî ve kültürel alanda da İran tesirinden uzaklaşır. Bu gelişme edebiyatta, Halk Edebiyatı üslûbunun, halk şiirinin öne çıkması, şiir dilinin temizlenmesi ve saflaşması, edebiyatın daha büyük bir ölçüde halk hayatına girmesi, millî özellikleri ve millî psikolojiyi daha büyük çapta yansıtması ile kendini gösterir. Azerbaycan şairleri ve yazarları yüzlerini, mensub oldukları halka çeviriyorlardı; mitolojik şahların değil, bu halkın tarihini öğrenmek, saray güzellerini değil, gözleri önündeki halk güzellerini terennüm etmek zaruriyetini anlıyorlardı. Edebiyata küçük ölçüde de olsa milliyetçilik duyguları yerleşiyordu ve bu duygular her şeyden önce edebiyatın; dilinin, konularının, kahramanlarının halka yakınlaşmasından, halka kavuşmasından ortaya çıkıyordu.
Yazılı edebiyatta böyle bir yakınlaşmanın ilk temsilcileri XVIII. asır şairlerinden Molla Veli Vidadi (17091809) ve Molla Penah Vakıf (17171797) idi. Birbirine sıkı dostluk bağlan ile bağlı olan bu sanatkarlar, klasik şiirin geleneklerine ve özelliklerine hakim olmalarına, klasik Azerbaycan ve şark şairlerinin eserlerini, Fars ve Arap dillerini mükemmel bilmelerine rağmen, yüzlerini halk edebiyatına çevirdiler. Azerbaycan Halk Edebiyatı’nm koşma, geraylı, tecnis vs. gibi türlerini yazılı edebiyata getirdiler. Onlar şiiri yalnız şekil açısıdan değiştirmekle, halka yakınlaştırmakla yetinmediler, onun konusunu, kahramanlarım da değiştirmeye, yenilemeye çalıştılar. Özellikle de Vakıf, sanatını derinden bildiği ve sevdiği Fuzûlî’nin sihrinden kurtulabildi ve Fuzûlî’den sonraki “edebî zirvesizlik” dönemini sona erdirerek Azerbaycan şiirinin tarihinde yeni bir zirve, yeni bir edebî geleneğin ve şiir mektebinin kurucusu oldu. Vakıf beş yüz seneden beri Arap Edebiyatı’ndan gelme aruz vezninin sınırlarına kapanıp kalan Türk şiirini, bu sınırlardan çıkardı, millî şiire hece veznini getirdi. Aruzdan uzaklaşma büyük ölçüde Arap ve Fars dillerinin etkisinden, şiirde kendine yer bulan çak sayıda yabancı kelimelerden kurtulmak için de yol açtı.
Vakıfın dil ve biçim açısından yenileşmeye başlayan Azerbaycan Edebiyatı Tarihi’ndeki başka bir önemli hizmeti, onun canlı insanı, hayattan zevk alan insanı, bütün his ve heyecanları ile edebiyat getirmesidir. Vakıf asırlar boyu keder, elem, hicran, ayrılık, gam, vefasızlık, şikayet, sitem, küskünlük, bedbinlik vs. motifleri üzerinde köklenmiş klasik şiirin karşısına yaşama sevinci, hayat sevgisi ile coşuptaşan, hayattan zevk almaya çağıran, iyimser, neşeli bir şiir koydu. Azerbaycan tarihinin karanlık ve kederli bir döneminde yaşayan Vakıf hayatta da, edebiyatta da her zaman ışık aradı ve buldu. Vakıf XVIII. yy. Azerbaycan’ının yalnız edebiyatında değil, siyâsî hayatında da iz bırakmış büyük şahsiyetlerdendir. O, otuz yıla yakın bir zaman, 1747′de Penap Han tarafından kurulmuş olan Karabağ Hanlığı’nın baş vezirliğini yapmıştır. Vakıf, şiirlerinde içerisinde yaşadığı muhitin her yönüyle aksettirmeye çalışmıştır.
Hayatının sonuna, doğru, yaşadığı dehşetli olayların etkisi altında şiirlerinde, her zaman reddettiği keder motifleri ağırlık kazanmışsa da, Vakıf Azerbaycan şiirinin tarihine hayat, sevinç ve mutluluğun şairi olarak girmiştir. Şiirlerinin birinde,Toybayramdır bu dünyanın ezabı, Eqli olan ona getirir tabı, diyen şair, gerçekten de edebî kişiliği ve yaratıcılığı ile azaplar arasında bir sevgi, bir sevinç, bir inanç yaşatmanın örneğini vermiştir. XVIII. asrın ikinci yarısından itibaren edebiyata gelen şairlerin büyük bir kısmı Vakıfın yolundan giderler. O’nu kendilerine sanat hocası sayar ve Vakıf koşmaları üslubunda eserler yazarlar. Mehemmed Bey Cavanşir, Aşık Peri, Kasım Bey Zakir, Yehya Bey Dilgem ve onlarca diğer Azerbaycan şairinin eserlerinde yaşatılan bu gelenek XX asr Azerbaycan şiirinde de devam ettirilmektedir. Vakıf orta çağ Azerbaycan şiirinin son büyük klasiğidir. Ama o, sanatının bütün ruhu ile geleceğe istikametlenmiş bir şairdir. Diğer taraftan Vakıfın zengin yaratıcılığı ortaçağ ve yeni Azerbaycan edebiyatlarını birleştiren, biri birine bağlayan bir köprü timsalindadır.
XIX. yüzyılın başlangıcı, aynı zamanda Azerbaycan’da Rus işgalinin başlangıcıdır. Aslında bu işgalin planı yüzyıl önce, sadece Avrupa’ya değil, Doğuya da pencere açmak isteyen Rus imparatoru I. Pyotr’unTürk kaynaklarında denildiği gibi Deli Petro’nun, zamanında çizilmişti. 1722′ de Baku üzerinden yürüyen ve Derbent’e kadar gelen Deli Petro iç ayaklanma nedeni ile geri dönmek zorunda kalmıştı. Hayatının son aylarmda vasiyetini yazarak hayalinde yaşattıklarının gerçekleştirilmesini varislerine havale etmiştir. XVIII. yy. ortalarında Osmanlı Devleti’nin evvelki gücünü ve kudretini kaybetmesi, İran’ın iyice zayaflaması Rusya’ya Kafkaslarda daha aktif bir politika yürütmek imkanını verdi. 1783′ te Gürcistan Rusya’nın himayesine geçti. Buradan, Rusların yolu artık doğrudan Azerbaycan’a idi.
1804′ de Rus orduları Gence’yi ele geçirdiler. Rusların, uygun şartlar altında teslim olma teklifini nefretle reddeden Gence Hakimi Cevad Han, kale duvarlarının üzerinde şehit oldu. Gence’nin ardından, aynı yıl Karabağ Hanlığı ve CarBalaken icması, 1805′te Şamahı Hanlığı, 1806′da Baku, Derbend, Küba hanlıkları Rusya’nın işgaline uğradı. Rusya’ya savaş ilan eden İran, 1813′te mağlup oldu. 12 Ekim 1813′te Karabağ’daki Gülistan köyünde İran’la Rusya arasında imzalanan barış anlaşmasına göre İran; Gence, Karabağ, Seki, Şirvan,Küba, Baku, Talış hanlıkları, Doğu Gürcistan ve Dağıstan’a üzerindeki iddialarından el çektiğini bildirdi.1826′da İran, İngiltere ve Fransa’nın da tahriki ile yeniden savaşa girdi. Ama, bu savaş da İranlıların yenilgisi ile sonuçlandı. Neticede 1828 yılının Türkmençay barış anlaşmasına göre Nahçıvan ve İrevan hanlıkları da Rusya’ya geçti ve böylece Azerbaycan’ın kuzeyinin Rusya İmparatorluğu tarafından işgali tamamlandı. Araz nehri sınır olarak kabul edilmekle, Azerbaycan ikiye bölündü. Yeni topraklara sahip olan Rusya çok geçmeden buradaki hanlık idare sistemine son verdi; eski hanların yerine Rus subaylarından oluşan komendantlar tayin etti. Birbirinin ardınca geçirilen ıslahatlar, Azerbaycan’m İmparatorluğun içerisinde eriyip gitmesi, yerli halkın bir Rus tebaasına çevrilmesi amacını gütmekte idi.
Marksizmin banilerinden biri olarak tanınan F. Engels, K. Marks’a gönderdiği 13 Mayıs 1851 tarihli mektubunda, Rusya’nm doğudaki, özellikle de Kafkasya’daki fetihlerine değinerek şöyle yazar; “Bütün rezilliğine ve Slav çirkefine rağmen Rusya Şarkla münasebette gerçekten ilerici bir rol oynuyor… Rusya’nm hakimiyeti Karadeniz ve Hazar Denizi için Merkezi Asya için, Tatar ve Başkırtlar için medenileştirici rol oynuyor… Bu fikirde bir gerçek payı vardır. Ancak, son dönemlere kadar Engels’in bu fikrine istinad olunurken onun birinci kısmı (”Rusya bütün rezilliğine ve Slav çirkefine rağmen…) bir kenara atılır, yalnız ikinci kısmı verilirdi. Aslında XIX yy. evvellerinde bağımsızlıklarını ve özgürlüklerinin kaybederek Rusya’nın işgali altına düşen, Türk boyları, hem imparatorluk politikasının rezillik ve çirkeflerini kendi hayatlarında yaşamış, hem de gerçekten şark ülkeleri ile kıyaslandığında daha ilerici gözüken Rusya’nın medenileştirici etkisini hissetmişlerdi. Daha doğrusu, Rusya bu halklar için, Avrupa kültürüne bir geçit, bir köprü işlevini taşımıştı.
Rusya işgalinden sonra dağınık, her zaman birbiri ile savaş ve kargaşa durumunda olan Azerbaycan hanlıkları, yalancı bir devletin, işgalci bir imparatorluğun çatısı altında da olsa, birleştiler. Çekişmelere ve iç savaşlara, İran’ın eksilmeyen baskınlarına son verildi. Toprak cihetinden birleştirilen Azerbaycan’da, zaman geçtikçe hanlık döneminin oluşturamadığı birlik duygusunun ilk ışıltıları gözükmeye başladı. Rus idaresinin getirdiği sıkıntılar, kendi topraklarında her adım hak ve hukuklarının çiğnenmesi, imparatorluk siyasetine karşı bir tepki olarak millî ve dinî hisselerin sürekli ayakta tutulmasını sağladı. Artık edebiyat da, edebiyat adamları da uçurulmuş saraylardan, dağıtılmış hanedanladan uzaklaşarak halkın, toplumun arasına girmişti; onunla birlikte yüzüyor, onunla aynı hayatı yaşıyordu.
Azerbaycan’ın yeni bir döneme girdiği, yeni ekonomik, siyâsî, kültürel ilişkilere koşulduğu XIX. yy. başlarında Azerbaycan Edebiyatı birkaç çizgi üzerinde gelişmekte idi. Bunlardan birincisi, edebiyatta klasik sanat geleneklerine, Fuzûlî edebî mektebinin geleneklerine dayanan divan şiiri idi. Divan Edebiyatı’nın temsilcileri ülkenin hayatında baş gösteren köklü değişikliklerden habersizmiş gibi geleneksel konularda eserler yazmakta, nazireler uydurmakta idiler. XIX. asrın, bu şiir üslubunda, bu edebî mektep temsicilerinin yaratıcılığına getirdiği esas yeniliklerden biri, dinî mevzuların daha sık şekilde ele alınması, Tarikat Edebiyatı’nın güçlenmesi idi. Mersiye şiiri Azerbaycan’ın gerek kuzeyinde, gerekse güneyinde yaygınlık kazanmış, bu şiirin Raci, Gumri, Dehil, Şüai, Süpehri, Mirza Hebib Kudsi, Pürgem Bedii, Ahi vs. istidatlı temsilcileri yetişmiştiler. Mersiye şiiri baştan başa şiilik ideolijisinin tebliğine, şii mukaddeslerinin hayatının tasvirine ve Kerbela olaylarının açıklanmasına hasredilmişti. Azerbaycan’ın Rusya işgali altında olan Kuzey kesiminde mersiye ve tarikat şiirinin yayılmasının, yerli halkın dinî hislerini her zaman ayakta tutmak ve böylece onlara yabancılar karşısında bir direniş gücü ve inan
cı kazandırmak açısından önemi vardı.
Diğer taraftan dinî edebiyat, özellikle de mersiye şiiri, halkın geniş tabakalarına ulaştırılabilen az sayıda edebiyat örneklerinden birincisi ve muhtemelen de sonuncusu idi.Millî edebiyatın gelişmesindeki ikinci çizgi Vakıf geleneklerinin ve halk şiiri üslubunun yeni şartlardaki devamı ile ilgili idi. Vakıftan sonra XIX. asrın birinci yarısında onun adı ile ilgili olarak bu edebî cereyan Azerbaycan’ın güneyinde ve kuzeyinde, bütün bölgelerde yaygınlaşmıştı. Yazılı edebiyatta aşık şiiri geleneklerinin yer alması, ilk merhalede, Aşık Edebiyatı’nın halk kitleleri içerisinde bilinir olması ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılması ile ilgili idi. Ama yazılı edebiyat, Şah İsmail Hatai döneminden başlayarak, yalnız aşık şiirinin şeklini, mevzunu kullanmakla sınırlanmamıştı. Eğer böyle olsaydı, o zaman zaten yazılı edebiyatla, aşık şiirinin, Vakıfla Aşık Ali’nin hiçbir farkı olmazdı. Halk şiiri üslubunda güzel, oynak, anlaşılır eserler yazan Zakir, Mehemmed Bey Aşık, Aşık Peri, Mirz Hasan Mirz, Kâzım Ağa Salik, Mücrüm Kerim Vardani, Melikballı Kurban vb. aynı zamanda klasik şiirin tecrübesinden ve kurallarından da faydalanıyorlardı. Onlar kendi eserlerinde iki geleneği bir araya getirip, onun birliğine, sentezine ulaşıyorlardı. Nihayet, yazılı edebiyattaki halk şiiri üslûbu, aşık şiirinden farklı olarak ilmî, tarihî kaynaklara dayanır. Hem çeşitli, hem de ekseri hallerde bilgi ve okumayı gerektiren sosyal, siyâsî ve tarihî konuları ele alıyorlardı.
(Bölüm - 7)
Azerbaycan, manevî ve kültürel alanda da İran tesirinden uzaklaşır. Bu gelişme edebiyatta, Halk Edebiyatı üslûbunun, halk şiirinin öne çıkması, şiir dilinin temizlenmesi ve saflaşması, edebiyatın daha büyük bir ölçüde halk hayatına girmesi, millî özellikleri ve millî psikolojiyi daha büyük çapta yansıtması ile kendini gösterir. Azerbaycan şairleri ve yazarları yüzlerini, mensub oldukları halka çeviriyorlardı; mitolojik şahların değil, bu halkın tarihini öğrenmek, saray güzellerini değil, gözleri önündeki halk güzellerini terennüm etmek zaruriyetini anlıyorlardı. Edebiyata küçük ölçüde de olsa milliyetçilik duyguları yerleşiyordu ve bu duygular her şeyden önce edebiyatın; dilinin, konularının, kahramanlarının halka yakınlaşmasından, halka kavuşmasından ortaya çıkıyordu.
Yazılı edebiyatta böyle bir yakınlaşmanın ilk temsilcileri XVIII. asır şairlerinden Molla Veli Vidadi (17091809) ve Molla Penah Vakıf (17171797) idi. Birbirine sıkı dostluk bağlan ile bağlı olan bu sanatkarlar, klasik şiirin geleneklerine ve özelliklerine hakim olmalarına, klasik Azerbaycan ve şark şairlerinin eserlerini, Fars ve Arap dillerini mükemmel bilmelerine rağmen, yüzlerini halk edebiyatına çevirdiler. Azerbaycan Halk Edebiyatı’nm koşma, geraylı, tecnis vs. gibi türlerini yazılı edebiyata getirdiler. Onlar şiiri yalnız şekil açısıdan değiştirmekle, halka yakınlaştırmakla yetinmediler, onun konusunu, kahramanlarım da değiştirmeye, yenilemeye çalıştılar. Özellikle de Vakıf, sanatını derinden bildiği ve sevdiği Fuzûlî’nin sihrinden kurtulabildi ve Fuzûlî’den sonraki “edebî zirvesizlik” dönemini sona erdirerek Azerbaycan şiirinin tarihinde yeni bir zirve, yeni bir edebî geleneğin ve şiir mektebinin kurucusu oldu. Vakıf beş yüz seneden beri Arap Edebiyatı’ndan gelme aruz vezninin sınırlarına kapanıp kalan Türk şiirini, bu sınırlardan çıkardı, millî şiire hece veznini getirdi. Aruzdan uzaklaşma büyük ölçüde Arap ve Fars dillerinin etkisinden, şiirde kendine yer bulan çak sayıda yabancı kelimelerden kurtulmak için de yol açtı.
Vakıfın dil ve biçim açısından yenileşmeye başlayan Azerbaycan Edebiyatı Tarihi’ndeki başka bir önemli hizmeti, onun canlı insanı, hayattan zevk alan insanı, bütün his ve heyecanları ile edebiyat getirmesidir. Vakıf asırlar boyu keder, elem, hicran, ayrılık, gam, vefasızlık, şikayet, sitem, küskünlük, bedbinlik vs. motifleri üzerinde köklenmiş klasik şiirin karşısına yaşama sevinci, hayat sevgisi ile coşuptaşan, hayattan zevk almaya çağıran, iyimser, neşeli bir şiir koydu. Azerbaycan tarihinin karanlık ve kederli bir döneminde yaşayan Vakıf hayatta da, edebiyatta da her zaman ışık aradı ve buldu. Vakıf XVIII. yy. Azerbaycan’ının yalnız edebiyatında değil, siyâsî hayatında da iz bırakmış büyük şahsiyetlerdendir. O, otuz yıla yakın bir zaman, 1747′de Penap Han tarafından kurulmuş olan Karabağ Hanlığı’nın baş vezirliğini yapmıştır. Vakıf, şiirlerinde içerisinde yaşadığı muhitin her yönüyle aksettirmeye çalışmıştır.
Hayatının sonuna, doğru, yaşadığı dehşetli olayların etkisi altında şiirlerinde, her zaman reddettiği keder motifleri ağırlık kazanmışsa da, Vakıf Azerbaycan şiirinin tarihine hayat, sevinç ve mutluluğun şairi olarak girmiştir. Şiirlerinin birinde,Toybayramdır bu dünyanın ezabı, Eqli olan ona getirir tabı, diyen şair, gerçekten de edebî kişiliği ve yaratıcılığı ile azaplar arasında bir sevgi, bir sevinç, bir inanç yaşatmanın örneğini vermiştir. XVIII. asrın ikinci yarısından itibaren edebiyata gelen şairlerin büyük bir kısmı Vakıfın yolundan giderler. O’nu kendilerine sanat hocası sayar ve Vakıf koşmaları üslubunda eserler yazarlar. Mehemmed Bey Cavanşir, Aşık Peri, Kasım Bey Zakir, Yehya Bey Dilgem ve onlarca diğer Azerbaycan şairinin eserlerinde yaşatılan bu gelenek XX asr Azerbaycan şiirinde de devam ettirilmektedir. Vakıf orta çağ Azerbaycan şiirinin son büyük klasiğidir. Ama o, sanatının bütün ruhu ile geleceğe istikametlenmiş bir şairdir. Diğer taraftan Vakıfın zengin yaratıcılığı ortaçağ ve yeni Azerbaycan edebiyatlarını birleştiren, biri birine bağlayan bir köprü timsalindadır.
XIX. yüzyılın başlangıcı, aynı zamanda Azerbaycan’da Rus işgalinin başlangıcıdır. Aslında bu işgalin planı yüzyıl önce, sadece Avrupa’ya değil, Doğuya da pencere açmak isteyen Rus imparatoru I. Pyotr’unTürk kaynaklarında denildiği gibi Deli Petro’nun, zamanında çizilmişti. 1722′ de Baku üzerinden yürüyen ve Derbent’e kadar gelen Deli Petro iç ayaklanma nedeni ile geri dönmek zorunda kalmıştı. Hayatının son aylarmda vasiyetini yazarak hayalinde yaşattıklarının gerçekleştirilmesini varislerine havale etmiştir. XVIII. yy. ortalarında Osmanlı Devleti’nin evvelki gücünü ve kudretini kaybetmesi, İran’ın iyice zayaflaması Rusya’ya Kafkaslarda daha aktif bir politika yürütmek imkanını verdi. 1783′ te Gürcistan Rusya’nın himayesine geçti. Buradan, Rusların yolu artık doğrudan Azerbaycan’a idi.
1804′ de Rus orduları Gence’yi ele geçirdiler. Rusların, uygun şartlar altında teslim olma teklifini nefretle reddeden Gence Hakimi Cevad Han, kale duvarlarının üzerinde şehit oldu. Gence’nin ardından, aynı yıl Karabağ Hanlığı ve CarBalaken icması, 1805′te Şamahı Hanlığı, 1806′da Baku, Derbend, Küba hanlıkları Rusya’nın işgaline uğradı. Rusya’ya savaş ilan eden İran, 1813′te mağlup oldu. 12 Ekim 1813′te Karabağ’daki Gülistan köyünde İran’la Rusya arasında imzalanan barış anlaşmasına göre İran; Gence, Karabağ, Seki, Şirvan,Küba, Baku, Talış hanlıkları, Doğu Gürcistan ve Dağıstan’a üzerindeki iddialarından el çektiğini bildirdi.1826′da İran, İngiltere ve Fransa’nın da tahriki ile yeniden savaşa girdi. Ama, bu savaş da İranlıların yenilgisi ile sonuçlandı. Neticede 1828 yılının Türkmençay barış anlaşmasına göre Nahçıvan ve İrevan hanlıkları da Rusya’ya geçti ve böylece Azerbaycan’ın kuzeyinin Rusya İmparatorluğu tarafından işgali tamamlandı. Araz nehri sınır olarak kabul edilmekle, Azerbaycan ikiye bölündü. Yeni topraklara sahip olan Rusya çok geçmeden buradaki hanlık idare sistemine son verdi; eski hanların yerine Rus subaylarından oluşan komendantlar tayin etti. Birbirinin ardınca geçirilen ıslahatlar, Azerbaycan’m İmparatorluğun içerisinde eriyip gitmesi, yerli halkın bir Rus tebaasına çevrilmesi amacını gütmekte idi.
Marksizmin banilerinden biri olarak tanınan F. Engels, K. Marks’a gönderdiği 13 Mayıs 1851 tarihli mektubunda, Rusya’nm doğudaki, özellikle de Kafkasya’daki fetihlerine değinerek şöyle yazar; “Bütün rezilliğine ve Slav çirkefine rağmen Rusya Şarkla münasebette gerçekten ilerici bir rol oynuyor… Rusya’nm hakimiyeti Karadeniz ve Hazar Denizi için Merkezi Asya için, Tatar ve Başkırtlar için medenileştirici rol oynuyor… Bu fikirde bir gerçek payı vardır. Ancak, son dönemlere kadar Engels’in bu fikrine istinad olunurken onun birinci kısmı (”Rusya bütün rezilliğine ve Slav çirkefine rağmen…) bir kenara atılır, yalnız ikinci kısmı verilirdi. Aslında XIX yy. evvellerinde bağımsızlıklarını ve özgürlüklerinin kaybederek Rusya’nın işgali altına düşen, Türk boyları, hem imparatorluk politikasının rezillik ve çirkeflerini kendi hayatlarında yaşamış, hem de gerçekten şark ülkeleri ile kıyaslandığında daha ilerici gözüken Rusya’nın medenileştirici etkisini hissetmişlerdi. Daha doğrusu, Rusya bu halklar için, Avrupa kültürüne bir geçit, bir köprü işlevini taşımıştı.
Rusya işgalinden sonra dağınık, her zaman birbiri ile savaş ve kargaşa durumunda olan Azerbaycan hanlıkları, yalancı bir devletin, işgalci bir imparatorluğun çatısı altında da olsa, birleştiler. Çekişmelere ve iç savaşlara, İran’ın eksilmeyen baskınlarına son verildi. Toprak cihetinden birleştirilen Azerbaycan’da, zaman geçtikçe hanlık döneminin oluşturamadığı birlik duygusunun ilk ışıltıları gözükmeye başladı. Rus idaresinin getirdiği sıkıntılar, kendi topraklarında her adım hak ve hukuklarının çiğnenmesi, imparatorluk siyasetine karşı bir tepki olarak millî ve dinî hisselerin sürekli ayakta tutulmasını sağladı. Artık edebiyat da, edebiyat adamları da uçurulmuş saraylardan, dağıtılmış hanedanladan uzaklaşarak halkın, toplumun arasına girmişti; onunla birlikte yüzüyor, onunla aynı hayatı yaşıyordu.
Azerbaycan’ın yeni bir döneme girdiği, yeni ekonomik, siyâsî, kültürel ilişkilere koşulduğu XIX. yy. başlarında Azerbaycan Edebiyatı birkaç çizgi üzerinde gelişmekte idi. Bunlardan birincisi, edebiyatta klasik sanat geleneklerine, Fuzûlî edebî mektebinin geleneklerine dayanan divan şiiri idi. Divan Edebiyatı’nın temsilcileri ülkenin hayatında baş gösteren köklü değişikliklerden habersizmiş gibi geleneksel konularda eserler yazmakta, nazireler uydurmakta idiler. XIX. asrın, bu şiir üslubunda, bu edebî mektep temsicilerinin yaratıcılığına getirdiği esas yeniliklerden biri, dinî mevzuların daha sık şekilde ele alınması, Tarikat Edebiyatı’nın güçlenmesi idi. Mersiye şiiri Azerbaycan’ın gerek kuzeyinde, gerekse güneyinde yaygınlık kazanmış, bu şiirin Raci, Gumri, Dehil, Şüai, Süpehri, Mirza Hebib Kudsi, Pürgem Bedii, Ahi vs. istidatlı temsilcileri yetişmiştiler. Mersiye şiiri baştan başa şiilik ideolijisinin tebliğine, şii mukaddeslerinin hayatının tasvirine ve Kerbela olaylarının açıklanmasına hasredilmişti. Azerbaycan’ın Rusya işgali altında olan Kuzey kesiminde mersiye ve tarikat şiirinin yayılmasının, yerli halkın dinî hislerini her zaman ayakta tutmak ve böylece onlara yabancılar karşısında bir direniş gücü ve inan
cı kazandırmak açısından önemi vardı.
Diğer taraftan dinî edebiyat, özellikle de mersiye şiiri, halkın geniş tabakalarına ulaştırılabilen az sayıda edebiyat örneklerinden birincisi ve muhtemelen de sonuncusu idi.Millî edebiyatın gelişmesindeki ikinci çizgi Vakıf geleneklerinin ve halk şiiri üslubunun yeni şartlardaki devamı ile ilgili idi. Vakıftan sonra XIX. asrın birinci yarısında onun adı ile ilgili olarak bu edebî cereyan Azerbaycan’ın güneyinde ve kuzeyinde, bütün bölgelerde yaygınlaşmıştı. Yazılı edebiyatta aşık şiiri geleneklerinin yer alması, ilk merhalede, Aşık Edebiyatı’nın halk kitleleri içerisinde bilinir olması ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılması ile ilgili idi. Ama yazılı edebiyat, Şah İsmail Hatai döneminden başlayarak, yalnız aşık şiirinin şeklini, mevzunu kullanmakla sınırlanmamıştı. Eğer böyle olsaydı, o zaman zaten yazılı edebiyatla, aşık şiirinin, Vakıfla Aşık Ali’nin hiçbir farkı olmazdı. Halk şiiri üslubunda güzel, oynak, anlaşılır eserler yazan Zakir, Mehemmed Bey Aşık, Aşık Peri, Mirz Hasan Mirz, Kâzım Ağa Salik, Mücrüm Kerim Vardani, Melikballı Kurban vb. aynı zamanda klasik şiirin tecrübesinden ve kurallarından da faydalanıyorlardı. Onlar kendi eserlerinde iki geleneği bir araya getirip, onun birliğine, sentezine ulaşıyorlardı. Nihayet, yazılı edebiyattaki halk şiiri üslûbu, aşık şiirinden farklı olarak ilmî, tarihî kaynaklara dayanır. Hem çeşitli, hem de ekseri hallerde bilgi ve okumayı gerektiren sosyal, siyâsî ve tarihî konuları ele alıyorlardı.
(Bölüm - 8)
Azerbaycan edebîbedii fikrinin tarihinde XIX asrın ilk on yılında meydana çıkan üçüncü çizgi ise, tamamıyla yeni, modern, batılı bir edebiyat yaratmak çabaları idi. Edebiyatın, millî özelliklerini korumak şartı ile, konu ve şekil açısından köklü değişikliklere gitmesi kişisel isteklerin, yahut edebî zevklerin eseri değildi; yenileşen devrin zamanın talebi idi. Ama bu yenileşme, edebî ve kültürel bir birikim üzerine gerçekleştirilebilirdi. Bu birikimin elde edilmesi Rus ve Avrupa kültürü ile temasta olmayı, bu kültürleri öğrenmeyi, onları millî şartlara tatbik etmeyi gündeme getiriyordu. Şüphesiz, XIX yy. Azerbaycan Edebiyatındaki bu gelişme çizgileri birbirinden ayrılmış, tecrit edilmiş şekilde değildi. Şiirde Fuzûlî mektebinin devamcısı gibi takdim edebileceğimiz Seyid Ebülgasim Nebati aynı zamanda halk şiiri üslubunda yazılmış güzel koşmaların, geraylıların ve tecnislerin müellifi idi. Yahut, Vakıfın takipçisi ve Vakıf edebî mektebinin XIX. yy.’da en büyük temsilcisi olarak adlandırabileceğimiz Kasım Bey Zakir, mükemmel gazellerin, tercîi bend ve terkibi bendlerin, muhammes ve müseddeslerin de müellifi olarak millî edebiyat tarihimize girmiştir. Diğer taraftan, Zakir, Vakıf geleneklerini daha da zenginleştirerek, millî edebiyatta sosyal mazmunlu yergilerin ilk örneklerini yaratmıştır.
Azerbaycan Edebiyatı’nın, öz doğulu dünyasının, doğulu düşüncelerinin içerisinde yaşadığı dönemlerde belki de onun, halkın adına koşmasına,halkm hak ve hukuklarını savunmasına ihtiyaç yoktu. Ama XIX. yy.’da durum kökünden değişmişti. Azerbaycan halkı tamamıyla farklı bir dünyanın, değişken bir düşünce tarzının içerisine girmişti ve burada onun edebiyatının, onun yazarlarının üzerine son derece büyük görev düşüyordu. Bu edebiyat ve onun temsilcileri bir taraftan Azerbaycan Türkleri’nin kim olduklarını, nereden geldiklerini, hangi tarihî kökene, kültürel birikime, manevî ve ahlâkî kanaatlere sahip olduklarını dış dünyaya anlatmalı, öbür taraftan da, bu dış dünyanın, bu çevrenin ne olduğunu Azerbaycan Türkler’ine açıklamalı idiler. Tabii ki, gazel ve kasidelerin, bayatı ve koşmaların Azerbaycan Edebiyatı için bütün doğallığına ve dogmacılığına, Azerbaycan Türkü için bütün yakınlığına ve anlaşılırhğına rağmen, bu edebî türlerin, daha doğrusu yalnız bu edebî türlerin yardımı ile dünyaya açılmak ve dünyayı kendisi için açmak son derece zor idi.
İnsanlığın sosyal yükselmenin yeni bir aşamasına kavuştuğu, tek dünya edebiyatının ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde, bu problemi millî edebiyatların, özellikle de Şarkİslam Edebiyatları’nm büyük çoğunluğu yaşamakta idi. Tabii ki, Azerbaycan Edebiyatı da onların arasında yer almıştı. Hem de, yenileşmenin, kaçınılmazlığını, bu edebiyatın temsilcileri daha erken anlamıştılar. Bu da, daha ziyade Azerbaycan’ın jeopolitik mevkii, onun Türk Dünyası’nm Orta Asya ve Türkiye gibi mühim merkezlerinden yapay bir şekilde ayrılması, Hıristiyan çevresinde kalması ile ilgili idi. Rusya ile daha aktif ilişkiler kuran, Rus diline, Rus eğitimine sahip olan, Rus memurları arasında yeralarak yönetime el koyan Ermeni ve Gürcüler’in tecrübesi, kendi milletine faydalı olmak açısından Azerbaycan Türklerine aynı yoldan gitmeyi telkin ediyordu. 1830′ dan sonra Azerbaycan’da yeni tipte, Rus dilinde eğitim veren okulların açılması, Azerbaycan asilzadelerinin Rusya ordusuna alınması vs. Ruslarla Azerbaycan Türkleri arasında sosyal ve kültürel ilişkilerin hız kazanmasına yol açtı. Rusya üniversitelerinde ilk Azerbaycanlı öğrenciler ve profesörler gözükmeye başlamıştı. Şair ve bilim adamı Mirza Cafer Topçubaşi (17841869) Sant Petersburg Üniversitesi’nin profesörü ve kürsü başkanı olarak Azerbaycan, Osmanlı, Fars Edebiyatlarının ve dillerinin öğretim ve incelenmesi alanında en otoriteli uzmanlardan biri sayılıyordu.
Kazan Üniversitesinin profesörü, Sankt Petersburg Üniversitesi Şarkiyat Fakültesi’nin kurucusu ve ilk dekanı Mirza Kâzımbey (18021870) Rus Şarkiyatçılığının atası olarak ilim tarihine girmişti. Onun ilk defa 1839′ da Kazan’da yaymlanan “Türk Dili Grameri” eseri bu sahede Rusya’da ilk örnek idi. Mirza Kâzımbey aynı zamanda Osmanlı Edebiyatı klasiklerine dair bir sıra ilgi çekici incelemelerin, Osmanlı tarihî üzerine araştırmaların müellifi idi.XIX. yy. başlarında edebiyata gelen Abbaskulu Ağa Bakıhanov Kudsi (17941847), İsmayılbey Kutkaşmlı (18061861) gibi Azerbaycan yazarları, hem anadilli edebiyatın geleneğini, hem de Rus ve Avrupa edebiyatının tarihini ve esas gelişme çizgilerini mükemmel biliyorlardı. Bakıhanov son Baku hanı II Mirze Mehemmed’in, İsmayılbey Kutkaşmlı ise İlisu sultanı Nasrullah Sultan’ın oğlu idi. Her ikisi de Rus ordusunda hizmet etmiş, birincisi Albay, ikincisi ise General rütbesine yükselmişti. Ama ikisi de hayatlarının sonunda bundan pişman olmuş, Hacca giderek tövbe etmişlerdi.
Abbaskulu Ağa Mekke yolculuğu sırasında ölmüş ve ziyaretine gittiği kutsal topraklarda defnolunmuştu.Yaratıcılık alanının genişliği açısmdan Bakıhanov, XVIII. yüzyıl Fransız ansiklopedistleri ile kıyaslanabilir. O, şair ve yazar, tarihçi, dilci, coğrafyacı ve filozof idi. Rusya’da Fars dilinin ilk gramerini yazmış, Azerbaycan tarihî üzerine “Gülüstani İrem” adlı bugün de önemini yitirmeyen bir eser kaleme almıştı. Bakıhanov’un felsefeye, astronomiye vs. hasrolunmuş eserleri, onun geniş bilgi dairesi, yenilikçi ve çağdaş düşüncesi hakkında fikir vermektedir. Bilimsel araştırmalarında Bakıhanov Kurani Kerim ayetleri ile çağdaş ilmî bilgileri bir araya getirmeye, bir sıra tarihî, ilmî konuların bu Kutsal Kitap’ta ele alınması fikrini temellendirmeye çaba gösteriyordu.
Şiirlerini Kudsî mahlası ile yazan Bakıhanov edebî yaratıcılığa, geleneksel bir divan şairi gibi başlamış, ama aradan çok geçmeden edebiyatta gerek biçim gerekse konu açısından modernleşmenin gereğini duyarak gazelcilikten uzaklaşmıştı. Bakıhanov XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı’nın ve kültürünün tarihinde “Maarifçilik harekatı” adı ile tanınan herekatm ilk temsilcilerinden ve önderlerinden biri idi. Fransız eğitimcilerinin ardınca, onların Azerbaycan’daki hemfikirleri de, cemiyetteki butun belaların kökünü ilimsizlikte, cahillikte, nadanlıkta görür ve halk arasında eğitimin geniş çapta yayılması ile bir sıra sosyal sıkıntıların, fanatizmin, nadanlığın ortadan kaldırılacağına içten inanıyorlardı. Aralarında, XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı’nm Abbaskulu Ağa Bakıhanov, İsmayılbey Kutkaşmlı, Kasımbey Zakir, Mirza Şefi Vazeh, Mirza Fetheli Ahundov, Hasanbey Zerdabi, Necefbey Vezirli gibi tanınmış temsilcilerinin de bulunduğu “maarifçiler” mücadelelerini iki alanda sürdürüyorlardı. Bir taraftan toplum içerisinde eğitimi yaymak, bilgili insan yetiştirmek için, okulların açılmasına, ders kitaplarının yazılmasına, ders programlarının hazırlanmasına katılıyor, öbür taraftan ise, maarifçi bir edebiyat oluşturarak, eserleri vasıtası ile eğitimcilik fikirlerini toplum arasında yayıyorlardı. Onlar eğitim yolu ile halkın gaflet uykusunda uyanacağına, kendi hak ve hukukuna sahip çıkacağına, zulme, istismara, millî ve dinî baskılara karşı mücadele vereceğine inanıyor ve eserlerinde bazen simgelerle bazen de açık şekilde bu fikri açıklıyorlardı. Azerbaycan maarifçileri basit şekilde de olsa, milliyetçilik duygularını uyandırmayı, herkesin kalbinde bir vatan sevgisi doğurmayı kendileri için amaç bilip, bu yoldan, milleti Ruslaştırma politikasına karşı manevî ve aklî tepkiyi hazırlıyorlardı.
BakıhanovKudsî “Tezhibü’lahlak” (Ahlakın güzelleştirilmesi), “Kitabi nesihet”, “Gülüstani irem” gibi eserlerinde zengin tarih ve kültür geleneklerine dayanarak yetişmiş millettaşlarmı, çağdaş eğitime sahip çıkmak yolu ile cahillikten ve fanatizmden uzaklaşmaya çağırıyordu. İsmayıl Kutkaşınlı Fransız dilinde kaleme aldığı ve 1835′ te Varşova’da yayınlattığı Reşidbey ve Seadet Hanım adlı küçük romanındaki, aynı adlı kahramanlarının örneğinde, eğitim görmüş insanın her açıdan eğitimden uzak kalmış insandan üstünlüğünü, avantajlarını gösteriyordu. Kasımbey Zakir (17841857) ve Mirza Şefi Vazeh (17921852) şiirlerinde Azerbaycan Türklerinin ve bütünüyle Türkİslam dünyasının yürekler yakıcı durumunu eğitimsizlikle açıklıyor ve kurtuluş yolunu bir an önce okullar açmakta, öğretmenler yetiştirmekte, milleti temsil edecek, her yerde onun hukukunu savunabilecek şahsiyetler yetiştirmekte görünüyorlardı.
Tabii ki, edebiyatın, sosyal hayatın problemleri ile sıkı şekilde ilgilenmesi, onun hem mezmununu, hem de biçimini ciddi değişikliklere uğrattı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov “Mişkatü’lenvar” ve “Miratü’lcamal” eserleri ile maarifçi şiirin ilk örneklerini ortaya koydu. “Kitabi Esgeriyye” hikayesi ile yeni tipte, çağdaş ve dünyevî mazmunlu, konusu halk hayatından alınmış ilk nesir örneğim vermeye teşebbüs etti. Zakir, şark edebiyatlarının bir çoğunda olduğu gibi Azerbaycan edebiyatında da yaygın olan kişisel karakterli hicivlerden, ciddî içtimaî yergiye geçişi, kendi şiirleri ile gerçekleştirdi. Bababey Şakir, Mirza Bakış Nadim, Fazilhan Şeyda, daha sonraki devirlerde ise Seyid Azim Şirvani vb. şairler bu geleneği devam ettirerek XIX. yy. Azerbaycan şiirinde her açıdan maarifçiliği savunan, terakkiyi ve gelişmeyi destekleyen, isyankâr ve mücadeleci ruhu ile seçilen yergici bir mektep oluşturdular. Bu yergilerin asıl tenkit hedefi, Azerbaycan’ı soyup talayan Rus memurları ve onların yerli işbirlikçileri, cahil mollalar, kendi milletlerinin düşmanı haline getirilmiş millî mankurtlar, köylünün kanını içen toprak sahipleri vb. halka karşı güçler idi. Tabii ki, gazelden, koşmadan yergici şiire geçiş zamanı, yalmz şekil değil, dil, üslub, benzetme ve mukayeseler, kısaca bütün atributlar yenileşmiş, değişmişti. Satirik şiirle divan şiiri arasında artık geçilmesi mümkün olmayan bir ara, mesafe vardı.
Ama bütün çabalara rağmen XIX. yüzyılın birinci yarısında, Azerbaycan şair ve yazarları halâ eski edebiyatın etkisinden tam şekilde kurtulamamıştılar. Edebiyat yine de, cemiyet hayatında baş gösteren ciddî değişikliklerin merkezinde değildi; halkı birleştiren ve seferber eden bir güce çevrilmişti. Sadece, asırlardan beri varlıklarını korumakta olan eski türler, hızla değişen yeninin bütün yönlerini aksettirmekten aciz idi. Devrin yeni mazmunu ile millî edebiyatın eski biçimleri arasında bir barışmazlık, uyuşmazlık ortaya çıkmıştı. Azerbaycan Maarifçi Edebayatı’nm ilk temsilcileri ve XIX yüzyılın birinci yarısındaki edebibedii fikrin sürükleyici temsilcileri olan Abbaskulu Ağa Bakıhanov, Kutkaşmlı, Zakir, Mirza Şefi Vazeh, Nebati vb. bu gerçeği hissetseler de, yeni, modern edebiyatın yalnız temel taşlarmıkoyabilmiştiler.Azerbaycan Edebiyatı’nı yenileştiren, onu mazmun ve tür açısmdan zenginleştiren, Avrupa Edebiyatı’nm gelenekleri, şekil ve formalarını cesaretle millî edebî zemine tatbik eden ilk yazar Mirza Feteli Ahundov (18121878) oldu.
Eski tip okuldamollahanede eğitim görem ve gelecekte bir din adamı olmayı hedefleyen Ahundov büyük ve çağdaş muallimi Mirza Şefi Vazeh’in teşviki üzerine, bu fikrinden vazgeçmiş ve Tiflis’e giderek doğu dilleri tercümanı olarak devlet hizmetine girmişti. Kafkasya’nın aynı zamanında kültür merkezi niteliğinde olan Tiflis’te geçirdiği yıllar onun fikri gelişmesinde son derece önemli rol oynamıştı. 1837′ de, Puşkin’in ölümüne “Şark poeması” adlı ilk kasidesini Fars dilinde yazmış ve kendisi Rus diline çevirerek Moskova dergilerinde yayınlatmıştı.
Bu eser ilgi ile karşılanmıştı. Ancak, tuttuğu yolun millî edebiyat yolu olmadığını anlamış ve “Bugün milletin menfaatleri için faydalı olan roman ve dramadır” kanaatına gelmişti. Bu kanaatin tesiri ile de 18501855 yılları arasında adını bütün dünyada duyuran altı komedisini yazmıştı. Mirza Feteli Ahundov bütün Müslüman şarkında drama türünün ilk örneklerini ortaya koymuş ve mensup olduğu halkın edebiyatında yeni edebî mektebin kurucusu olarak tarihe geçmişti.Ahundov’u dramaturjiye, hem de onun sırf komedi türüne sevkeden şeyler nelerdir? Önce, söylemek gerekiyor ki, Mirza Feteli, edebiyatın karşısına ciddî talepler koyan, onun halkın ve cemiyetin en önemli sorunlarını gündeme getirmesini isteyen bir sanatkâr idi. Ahundov’un nazarında çağdaş hayatın dışında toplumun, halkın menfaatlari ile ilgili olmayan edebiyatın hiç bir değeri yoktur.
Bu açıdan o, geleneksel şiirin, klasik Divan Edebiyatı’nm tam bir inkarcısı gibi tanınmakta idi. Hatta inkarcı düşüncelerinde o kadar ileri gitmişti ki, büyük Fuzûlî de onun nazarında bir “Üstadı nazm” idi. Tabii ki, böyle değerlendirmede bir aşırılık vardı. Ama bu aşırılık, herşeyden önce Ahundov’un edebiyatı halka yakınlaştırmak, onu halk hayatının tercümanı haline getirmek isteğinden kaynaklanıyordu. Diğer taraftan, o, tenkidin değerine inanırdı. Ahundov Şark Edebiyatı Tarihi’ni iyi bilirdi. Bu açıdan da, yüzlerce değerli örneği ortada bulunan Şark Didaktik Edebiyatı’nm, nasihatçi şiirin, hiçbir şeyi değiştirmediğini görüyordu. Bu yüzden de o, mizah yolu ile, gülmekle, eleştirmekle, ayıpları göstermekle ıslah etmek yolunu daha makbul sayıyordu. Büyük yazarın millî edebiyat tarihinde tamamen yeni bir geleneğin başlangıcı olan “Komedi” türüne müracaatı da bununla ilgili idi.
Bölüm - 9)
Bu yeni edebî türün ilk örneklerini verirken Mirze Feteli Ahundov halk tiyatrosu tecrübesinden, Rus ve Avrupa yazarlarının eserlerinden faydalanmıştı. İlk komedisi olan “Sergüzeşti Molla İbrahim Halil Kimyager” müellifin; kuvvetli dramaturji kabiliyetini, tip yaratmak başarısını, kaleminin yakıcı, ama aynı zamanda da şifa verici kudretim tam olarak ortaya koydu. Bu eserde Ahundov, uzun asırlardan beri doğuda ve batıda dolandırıcılık ederek masum insanları aldatan, “İksir”in yardımı ile demiri yahut bakırı altına çevireceğini söyleyen, sonunda, topladıkları paraları alarak firar eden simyacıların umumileşmiş bir tasvirini vermiştir. Ama, yazar yalnız dolandırıcı kimyacı Molla İbrahim Halil’in fırıldaklarını açıklamakla yetinmemiştir; onun karşısına “Herkesin mesleği onun kendisine iksirdir”şiarı ile yaşayan şair Hacı Nuri’yi çıkarmıştır.
Hacı Nuri içerisinde bulunduğu cahil, karanlık muhiti ışıklandırabilecek yegâne kuvvettir. Işıkla zulmetin, akılla nadanlığın bu mücadelesi, Mirze Feteli Ahundov’un diğer komedilerinin de esasını teşkil etmektedir. Yeni hayatın kurucusu olabilecek bu aydın, yenilikçi kuvvetlere, “Hekâyeti Mösyö Jordon Hekimi Nebatat ve Derviş Mesteli Şah Cadügüni Meşhur” komedisindeki Şahbaz Bey, “Veziri Hani Lenkeran” komedisindeki Teymur Ağa vb. dahildir. Onlar, içerisinde yaşadıkları dünyanın ve münasebetlerin değişmesi gereğini anlayan, dünyaya açılmak, dünyayı tanımak ve aynı zamanda kendi halkını, milletini de dünyaya tanıtmak düşüncesi ile yaşıyorlar.
Mirze Feteli Ahundov hakkında ilk ciddî incelemerden birinin müellifi olarak tanınan Feridunbey Köçerli, onun komedilerini XIX. asrın ikinci yarısındaki Azerbeycan hayatının ansiklopedisi olarak adlandırmıştı. Bu gerçekten de böyle idi. Çağdaş hayatın hemen hemen bütün insan tipleri ve sorunları bu komedilere yansımıştı. Bunlarda, hiçbir meslek sahibi olmadan gününü hırsızlık ve haydutlukla geçiren beylere, çolukçocuğunu aç bırakarak para biriktiren cimri tacirlere, yalancı hakimlere ve avukatlara, yönetimi ile halkın basma daha büyük belalar getiren hanlara, rüşvetçi ve işleri süründürmeci Rus memurlarına, her cihetten Ruslar’a yaranan Ermeni tiplerine, temiz kalpli, ama eğitimsiz, cahil ev hanımlarına, dolandırıcı derviş ve mollalara, sahtekâr kiş adamlarına, kısaca, eserlerin yazıldığı dönemdeki kAzerbaycan toplumunun hemen bütün karakterlerine tesadüf olunmaktadır. Ahundov’un komedilerinde cemiyetin en karanlık noktalarına ışık tutulmuş, halkın hayatı bir aynadaki gibi gösterilmiştir. Bu komediler sadece insan tipleri ve karakterler açısından değil, zaman ve mekân açısından da bütün Azerbaycan’ı, onun farklı yörelerinin geçimini, feodal hayatını kapsamakta idi.
Ahundov’un çocukluk yılları Güney Azerbaycan’da, ilk gençlik devri Kuzey Azerbaycan’da geçmişti. Komedilerin yazıldığı devri ve sonraki hayatını Tiflis’te geçirmesine rağmen o, mensup olduğu halkı güzel tanıyordu. Ahondov derin gözlem gücüne sahip bir sanatkâr idi. Bu hassas müşahedecilik de ona eserlerinde son derece tipikhayattakine benzer insan suretleri tasvir etme imkanı veriyordu. Yine de Feridunbey Köçerli, yazarın klasik komedisi sayılan “Hacı Kara”daki aynı adlı karhamanm tasvirindeki dakikliği ve hayati çizgilerin bolluğunu vurgulayarak şöyle yazar: “Hacı Kara bir sayaq doğru ve düzgün yazılıbdır ki, bu merdi hesisin ehvalı, ehlaq ve etvaq bir növterif olunubdur ki, güya merhum Mirze Feteli bütün ömrünü mezkûr Hacı ile bir yerde keçiribdir ve onun üreyinde olan fikirlerini, her bir cüzi hereket ve reftarmı, edeb ve ehlaqmı lazımmca öyrenibdir”. Mirze Feteli Ahundov bir edebî yaratıcılık üslûbu olarak romantizmin her zaman üstün yer tuttuğu Azerbaycan Edebiyatı’na gerçekçiliği ge tiren ilk yazar idi. Müllefin bu realizmi onun eser lerindeki tiplerin, tasvirlerin canlılığından tutun, diline, üslûbuna kadar her noktada belli ol maktadır.
Sanata son derece ciddî ölçülerle yak laşan Ahundov komedilerinde asla zahirî efekt do ğuran hareketlere, yersiz ve manasız gülüşe, bayağılığa, ahlakî ölçülerin dışmda konuşma ve davranışlara, gerçekliği bozan uydurmalara, sun’îliğe vs. yer vermemiştir. O, gündelik hayattan alınmış sade, basit mevzulara müracaat etmiş, her şeyi doğru, tabiî ve aslına uygun bir şekilde can landırmaya niyetli olmuştur. Ama bu sadelik, ba sitlik arkasında yazar, devrinin ciddî sosyal ve manevîahlakî, hatta siyasî sorunlarını gündeme getirmeyi başarmıştır. Bu açıdan da, büyük ta kipçisi Celil Memmedkuluzâde’nin de söylediği gibi, Ahundov’un komedilerinde dokunulan mev zuların ve problemlerin ekseriyetinden “kan ko kusu” geliyordu.Ahundov’un komedileri Azerbaycan Millî Sahne Edebiyatı’nm temelini oluşturdu. Azerbaycan Tiyatro Edebiyatı bu sağlam temel üzerinde yükseldi. Yazarın dram yaratıcılığı KafkasyaOrta Asya ve Yakın Şark Ülkelerinin edebiyatları için de bir örnek niteliğinde oldu. İlk Osmanlı ve İran sahne eserleri Ahundov’un komedilerinden sonra meydana geldi. Nihayet, bu komediler Azerbaycan Millî Tiyatrosu’nun teşekkülü, Azerbaycan Türkleri arasında çağdaş tiyatro sanatının yayılması için edebî malzeme rolünü oynadı.
XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı’nm bütün sahaları, hemen hemen edebî türleri şu veya bu şekilde Ahundov etkisinde kalmıştır. O, bütün bir edebî döneme kendi mühürünü vuran sanatkâr olarak sanat ve edebiyat tarihine girmiştir. Mirze Feteli Ahundov yalnız millî sahne edebiyatının değil aynı zamanda edebî tenkidin banisi devrinin ünlü filozofu ve şarkiyatçıâlimdir. Onun ilk defa 1857′de yayınlanan “Aldanmış Kevakib” romanı Azerbaycan Edebiyatı tarihinde ilk Avrupa ölçülerine uygun nesir örneği idi. Konusu, tarihten, II. Şah Abbas’ın tarihçisi İskender Münşi’nin “Alemarayi abbasi” kitabından alman bu eserinde Mirze Feteli ahundov bugün de çağdaş hayatta ve siyaset dünyasında önemini yitirmeyen bir problemi, hükümdar ve halk ilişkilerini hükümdarın halk karşısındaki sorumluluğu meselesini gündeme getirmişti. Komedilerindeki tenkidî ruh, mizah ve yergi unsurları bu eserde de büyük çapta yer almıştır. “Aldanmış Kevakib”in dili müellifin komedilerinin dili kadar açık ve anlaşılır olmasa da, o, Azerbaycan nesir dilinin ve üslûbunun tarihinde ileriye doğru atılmış adım olarak değerlendirilebilir.
Mirze Feteli Ahundov XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı tarihinde yeni edebî tenkitin de esasını koyanlardan biri ve birincisi idi. Bu manada onun edebîtenkidî görüşleri, estetik millî bakışı fikrin sonraki gelişmesini olumlu bir şekilde etkilemiştir. Ahundov’un tenkit dalındaki mirası onun dünya edebiyatının tercümesine sahip olduğunu ve bu tecrübeyi millî zemine tatbik etmeyi başardığını gösteriyor. Tenkitçi Ahundov, yalnız şeklinin yahut yalnız mazmununun, konusunun mükemmel olmasını, bir eserin mükemmelliği için yeterli bulmaz. Bu iki amilin bir karaya getirildiği eser mükemmel bir bedii eseri olarak kabul edilebilir.
Eğer XII. yy. Azerbaycan Edebiyatı’nda Nizamî, XVI. yy. Fuzûlî, XVIII. yy. Vaqıf asrı olarak adlandırılırsa, XIX. yy. da hiç şüphesiz, Mirze Feteli Ahundov asrı idi. O san’atmm gücü ile edebiyatın akışını değiştirmiş, onu günün gerçeklerine ve halka doğru yönelmişti. Hayatta olduğu dönemde, Mirze Feteli’nin ardılları, onun başlattığı işin takipçileri yetişmişti. Yazarın dram eserleri 18501853′te onun kendi tercümeleri ile Tiflis’te ve Petersburg’da Rus tiyatrolarında oynanmıştı. 1873′te ise, “Hacı Kara” komedisi manevî şakirdleri olarak adlandırılabilecek Hasanbey Zerdabi, Necefbey Vezirov ve Esgerağa Gorani tarafından Bakü’de gösterilmişti. Bu, aynı zamanda Azerbaycan millî tiyatrosunun doğuş günü idi.
Ahundov’un dram eserleri XIX.yy. sonlarına doğru Rus dilinden başka Alman, İngiliz, Fransız, Fars, Gürcü vs. dillerine tercüme edilmişti. Canlı Şark dillerinin öğretildiği Avrupa üniversitelerinde bu komedilerden Azerbaycan Türkçesi’nin el kitabı gibi istifade edilmiştir. İlk Azerbaycan dram yazarının özgün yaratıcılığından söz açan Rus ve Batı müellifleri onu ittifakla “Müslüman Molier’i” olarak adlandırıyorlardı.
Tabii ki, Ahundov’un şahsiyetinin ve yaratıcılığının en büyük faydası ve etkisi onun mensub olduğu halkın edebiyatı üzerine idi. Ahundov’un hayatta olduğu dönemde, Azerbaycan’ın güneyinde yaşayan Mirza Ağa Tebrîzî onun tesiri ile dört komedi yazmış ve onları inceleyerek değerlendirmek için Ahundov’a göndermişti. Güney Azerbaycan Edebiyatı’nm Mirze Ebdürrahim Talibov ve Zeynelabidin Merağayî gibi tanınmış isimleri de edebî hayata doğrudan doğruya Ahundov komedilerinin, onun meşhur “Aldaranış Kevakib” romanının ve “Kemalüddövle Mektubları” felsefî eserinin etkisi altında başlamış ve ortaya koydukları eserlerinde Azerbaycan’ın bu ilk gerçekçi yazarının fikirlerini devam ettirmişlerdi.
Kuzey Azerbaycan Edebiyatı’nm tarihinde XIX. yüzyılın ikinci yarısı, tam bir sahne edebiyatı olmuştu. Ahundov’dan sonra Reşitbey Efendiyev, Necefbey Vezirov, Abdürrehimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov, Sultan Mecid Ganizâde, Esgerağa Gorani vb. yazarlar biribirinin ardınca, çağdaş hayatı, onun gerçeklerini anlatan eserler yazmışlardı. Mirze Feteli Ahundov edebiyata komedi türünü getirmişse, onun takipçilerinden Necefbey Vezirov ilk Azerbaycan faciasının (Müsibeti Fehreddin, 1896) Neriman Nerimanov ilk Azerbaycan tarihî dramının (Nadir Şah, 1899) örneklerini vermişlerdi. Böylece, asrın sonuna doğru Azerbaycan’da bütün türleri ile mükemmel bir dram edebiyatı ortaya konulmuştu. Özgün sahne eserlerinin yazılmasının yanısıra dünya edebiyatı klalerinin Shekespeare’in, Tolstoy’un vb. dramları da Azerbaycan Türkçesi’ne çevrilmişti. Asrm sonlarında Azerbaycan Millî Tiyatrosu artık kültür hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştu. Azerbaycanlı sanatçılar Kafkasya’nın her yerinde Baku’de, Tiflis’te, Gence’de, Erivan’da eserler sahneliyorlardı.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Azerbaycan’ın iktisadî hayatında bir kalkınma döneminin yaşanması zengin Baku petrolünün getirdiği ek gelirler, yeni aydınlar neslinin yetişmesi, millî kültür hayatını da etkilemişti. Azerbaycan şehirlerinin birçoğunun dış dünyaya açılması, Rusya ve Avrupa ile ilişkileri sonucunda eğitimi geliştirmek, matbaalar kurmak, gazete ve dergiler yayınlamak, tiyatro binaları yapmak ve müzeler kurmak gibi meselelere ortaya çıkarmıştı. Millî mimarlığın, mûsikînin, ressamlık sanatının canlanması, onlarm yeni eserler ve adlarla zenginleşmesi de bu dönemine getirdiği bir yenilik idi. Azerbaycan’ın Rusya İmparatorluğu tarafından işgalinden, 1860 yıllarına kadar Tiflis bütün Kafkasya’nın ve Kafkas Türkleri’nin kültür merkezi işlevini yüklenmişti. Bu devirden sonra, artık gelişmekte olan Azerbaycan şehirleri özellikle Baku aynı işlevi üstlenmeye başlamışlardı.
Azerbaycan Edebiyatı’nm Abbaskuluağa BakıhanovKudsi, İsmayılbey Kutkaşmlı Mirze Şefi Vazeh, Fazilhan Şeyda, Mirze Feteli Ahundov vb. tanmmış temsilcilerinin bütün hayat ve faaliyetleri Tiflis’le sınırlı olmuştu. Bu dönemde yani asrm birinci yarısmda Tiflis nüfusunun yüzde otuzunu Azerbaycan Türkleri oluşturmakta idiler.Artık bu devirde Azerbaycan’ın Gence, Şa mam, Şuşa, Baku gibi şehirleri millî kültür ha yatının öncüsü olmak işlevini kendi üzerine almak için hazır durumda idiler. Edebî çevrelerin faaliyeti açısından adı geçen şehirlerde ve diğer edebîtarihî geleneklere sahip bölgelerde bir canlanma ya şanıyordu. Burada şair ve yazarları kendi çev resinde birleştiren onların diğer yerlerdeki sanat çevreleri ile ilişkilerini sağlayan şiir meclisleri ku rulmuştu.
Ordubad’daki Encümeni Şuara, Len keran’daki Fevcü’lFüseha, Şuşa’daki Meclisi Üns ve Meclisi Feramuşan, Kuba’daki Gülistan, Gence ve Tiflis’te Divani Hikmet, Şamam’daki Beytü’s Sefa, Baku’deki Mecme’ü Şuara gibi edebî meclisler bir kültür ve sanat ocağı, aydınlar ocağı ni teliğindeki kurumlar idi. Bu meclislerin yanısıra XIX.yy. Azerbaycan Edebiyatı’nm Seyid Ezim Şir vani, Mirze Nesrullah Bahar, Hurşid Banu Na tevan, Fatmahanım Kemine, Mirze İsmayıl Gasir, Mir Möhsün Nevvab, Hacı Ağa Fegir, Mehemmed Tağı Sidki, Abdullabey asi vb. gibi önemli tem silcileri yetişmişlerdi. Edebî meclislerin top lantısında bir taraftan klasik müelliflerin, Nizami, Rumi, Sadi, Hafız, Nesimi, Fuzûlî, Nevai, Baki vb. eserleri öğrenilir, onlara nezireler yazılır, öbür ta raftan da, çağdaş şairlerin eserleri tahlil edilir, tar tışılırdı. Tabii ki, bu şiir meclisleri çevresinde top lananların büyük bir kısmı klasik şiir gelenekleri içinde yetişmiş şairler idi. XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı’nda, klasik şiir üslûbu devam ettirilirse de, evvelki dönemlerde olduğu gibi artık edebî ha yatın esas çizgisini oluşturamadı. klasik şiirin ve Fuzûlî geleneklerinin Millî Edebiyat tarihindeki son büyük temsilcisi hiç şüphesiz, Seyid Ezim Şir vani (18351888) idi. Ama, Şirvani’nin edebî mi rasında klasik şiir örnekleri çok olmakla beraber, maarifçi şiire ve mizahî eserlere de önemli yer ay rılmıştı.
XIX. asrm ortalarmdan başlayarak bir maarifçilik havası içerisinde nefes alan Azerbaycan Edebiyatı’nm temsilcileri de, artık evvelki dönemlerde olduğu gibi mollahâneden yetişme değildirler. Azerbaycan’da mükemmel eğitim görmüş, yalnız doğu dillerini değil, aynı zamanda Rus dilini ve Batı dillerini de bilen devrin siyâsî, sosyal, hukukî gelişmelerinden haberdar olan, yeni tip yazarlar nesli yetişmekte idi. Onlarm büyük bir kısmı (Hasanbey Zerdabi, Necefbey Vezirov, Esgerağa Gorani, Reşidbey Efendiyev, Sultan Mecid Ganizade, Abdurrahimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov vb.) Rus okullarından ve üniversitelerinden mezun olsalar da milliyetçilik duygularını, millî örf ve geleneklere bağlılıklarını asla kaybetmemişlerdi. Aksine, millî mensubiyetlerini, millî kimliklerini muhafaza etmek için bu örf ve adetlere, bu geleneklere daha sıkı bağlanmışlardı. Bu yön onların eserlerinde de açık bir şekilde görülmektedir.Azerbaycan’da milliyetçilik duygularının terbiyesinde, daha doğrusu bu sahada ilk teşebbüslerde, esası 1875′te konulan millî matbuatın önemli hizmetleri olmuştu. Her halkın matbuatının onun manevî ve kültürel hayatında ne kadar büyük bir rol oynadığını iyi anlayan Rusya Çarlık Hükümeti, uzun zaman Azerbaycan Türkleri’ne kendi matbaalarını kurmaya, kitap ve gazete yayımını gerçekleştirmeye izin vermemişti. Hatta Azerbaycan nüfusunun baştan başa Türkler’den oluştuğunu bildikleri halde, Kafkasya’da 1829′dan itibaren yayınlanmasına başlanan resmî gazetenin dili olarak Fars dilini seçmişlerdi. Daha sonra 1845′te başyazarlığını bir Ermeni’nin yaptığı Azerbaycan Türkçesi ile bir gazete çıkarmak istemişlerse de, halk tarafından ilgi gösterilmediğinden “Kafkasya’nın bu tarafının haberleri” olarak adlandırılan bu gazete birkaç sayıdan sonra yayınını durdurmak zorunda kalmıştı.
Millî Azerbaycan matbuatının ilk ismi, ilk sa yısı 22 Temmuz 1875′te yayınlanan “Ekinci” ga zetesi idi. Kısa bir zaman içerisinde Azer baycan’daki ilerici edibi kuvvetleri çevresine toplayabilen “Ekinci” mümkün olduğunca, halkm araşma bilgi ve eğitim tohumları serpiyordu. Ga zetenin bütün yükünü kendi omuzlarına alan Ha sanbey Zerdabi (18421907) onun hem sahibi, hem başyazarı, hem yazarı, hem mürettibi ve hatta pos tacısı idi. “Ekinci” örneği, bir ferdin, halkm kültür hayatmı değiştirip, geliştirebilmesinin canlı ifadesi idi. 18771878 RusTürk savaşında “Ekinçi”nin Os manlı yanlısı yayın yaptığı bahanesiyle, Rus yö netimi bu ilk Azerbaycan gazetesinin neşrini dur durdu ve XX. yüzyıl başlarına kadar ciddî bir Azerbaycan gazetesinin yayınlanmasına izin ver medi. XX. yy. ise artık astanada idi.
XX. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı
Her millî edebiyatın tarihini devirlere ayırırken, genellikle büyük zaman kesimleri belli bir merhale, yahut devir olarak anılır. Bu da doğaldır. Çünkü edebiyatlarındaki büyük eserler ve büyük isimler bazen nice onyıllar, hatta yüzyıllar boyu bile meydana çıkmayabilirler. Buna rağmen, Azerbaycan Edebiyatı’nm tarihinde son derece kısa bir zaman kesimi, 19001920 yılları arası şimdiye kadarki bütün incelemelerde, araştırmalarda ayrıca bir devir olarak alınmış ve öğrenilmiştir. Hem de “XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı” adı altında. Tabiî ki, dünyanın hiçbir halkı ve hiçbir edebiyatı için XX. yy. 1920′de bitmemiştir. Ama Azerbaycan Edebiyatı için, aynı şekilde eski Sovyetler Birliği’nin terkibine dahil olan diğer millî edebiyatlar için, XX. asrın Mart 1920′de bittiğini ve bunun ardınca, hala daha yeni adı bulunamayan Sovyet Edebiyatı’nm başlatıldığını söylemek mümkündür.
Edebiyat aynı zamanda bir ideoloji olduğu, bir dünya görüşü ve bakışlar sistemi olduğu için (yahut bu fikrin daha sağlıklı anlaşılabilmesi için Sovyetler Birliği’nin kurulduğu ilk yıllarda, yazarların ve şairlerin, edebiyatı ideolojinin bir parçası haline çevirmeye zorlandıklarını söyleyelim. Tabiî olarak, bir sıra Azerbaycan yazarları için edebî hayat, edebî varlık 1920′de tamamlandı. Bu tarihten sonra onlarm bir kısmı kendi ilkelerine sadık kalarak aktif edebî hayattan çekildiler, göç ettiler; bir kısmı yeni rejimle işbirliği yolunu tuttu. Ancak, onlara da büyük güven duyulmuyordu. Aradan çok geçmeden, yeni sistemin yetiştirmeleri olan “Proleter yazarları” ile eski edebiyatla yeni edebiyat arasındaki ilişkiler kırılmış, kesilmiş duruma geldi. Bu açıdan çağdaş Azerbaycan Edebiyat tarihçiliğinde “XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı” denildiğinde 19001920 yılları, “Azerbaycan Sovyet Edebiyatı” denildiğinde ise 1920′den sonraki devrin edebiyatı anlaşılır.
XX. yüzyılın bu ilk iki onyılı, Azerbaycan’m edebîmedenî ve sosyalsiyasî hayatmda hâdise ve şahsiyetlerle zengin olan mühim bir devirdir. Azerbaycan Türkleri’nin bir millet olarak oluşmaları, kitlelerin arasında siyâsî fikirlerin ve Milliyetçilik, Türkçülük düşüncelerinin yayılması, millî kültürün bütün sahalarında hızlı bir gelişme dönemi yaşanması, tarih açısından bir an, bir göz kirpimi timsalinde olan bu zaman kesiminde gerçekleşmiş ve yaşanmıştı. Genellikle XX. yüzyıl başlangıcı Doğu için, Türkİslâm dünyası için Batının, Hristiyan dünyasının baskıları karşısında kbir uyanma devri idi. Bu baskının tüm ağırlıklarını yaşayan Azerbaycan da, Çin’den, Japonya’ya başlayıp İran’a ve Afganistan’a kadar yayılan uyanış hareketinin dışında kalmamıştı.
Rusya İmparatorluğu’nun 1904′te, RusJapon savaşında ağır mağlubiyete uğraması ve bunun ardınca ülkede ortaya çıkan karışıklıklar ve Çarlık rejimine karşı ayaklanmalar, İran’ı, Türkiye’yi (Osmanlı İmparatorluğu’nu) bürüyen inkılapçı hareketler, Azerbaycan’da da büyük çalkantılar yaratmıştı. Rusya Çarlık Devleti’nin söven politikası, İmparatorluk dahilindeki milletleri ve halkları biribirinin üzerine kaldırma ve “Böl ve yönet” politikasını uygulamak çabaları, millî emel ve mefkure etrafında birleşmenin son derece önemli ve gerekli olduğunu gösteriyordu.Mirze Feteli Ahundov ve Hasanbey Zerdabi gibi millî duygularla yaşayan aydınların XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işlemeye başladıkları “Maarifçilik ve içtimaî terakki” fikirleri, semeresini XX. yüzyılın başlarında verdi.
Millî edebiyatın, millî okulların, yeni aydınlar neslinin mevcut olduğu Azerbaycan, yeni asrın başlangıcında, artık kültürel ve ekonomik açıdan Rus işgalinin ilk döneminde olduğu gibi yalnız ve güçsüz değildir. Bu devirde, Azerbaycan aydınları, özellikle de yazarları arasında en zor durumlarda bile halkı kendi peşinde sürükleyebilecek Ahmet Ağaoğlu, Celil Memmedkuluzâde, Neriman Nerimanov, Memmed Emin Resulzade, Elimerdanbey Topçubaşı, Alibey Hüseyinzade, Üzeyir Hacıbeyli, Ömer Faik Nemanzade vs. gibi edebî şahsiyetler, siyâsî liderler yetişmişlerdi. Onların geniş ve çeşitli edebîsiyâsî faaliyetleri sonucu XX. yy. başlangıçlarında Azerbaycan, Rusya İmparatorluğu’nun bünyesindeki diğer Türk topluluklarına nazaran millî duygu ve düşüncelerin en fazla geliştiği, kültür hayatının canlı tutulduğu bir bölge haline gelmişti.
XIX. yy. sonu, XX. yy. başlarında Azerbaycan’da millî burjuvazi ve aydınların yetişmesi, onların, milletin geleceği ile ilgili önemli meselelerde fikir ve emel birliğine varmaları, ülkedeki sosyal ve kültürel gelişmeyi temin eden esas âmiller içerisinde idi. 1905′te patlak veren Birinci Rus İhtilâli, İmparatorluğun bünyesindeki diğer halklar gibi Azerbaycan Türklerini de siyâsî hayata daha faal girmeye, bir millet olarak kendi özgürlük ve insani hakları uğrunda mücadele vermeye cesaretlendirdi. Tabiî ki, 1905 yılına kadar İmparatorluğun Türkler’in yaşadığı diğer bölgelerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da, hiçbir siyâsî parti kurulmadığından ve siyâsî mücadele gelenekleri bulunmadığından, başlatılan hareketin bütün ağırlığı ve sorumluluğu bir grup aydının edebiyat ve sanat adamının üzerinde kalıyordu. Siyasi partilerin olmadığı bir ortamda, Rus şovenizminin, çirkin İmparatorluk politikasının içyüzünü açmanın, halka hakikatleri anlatmanın ve onu gelecek mücadeleler için seferber etmenin yegâne yolu, millî basın, millî edebiyat, okullar ve tiyatro kalıyordu.
“Ekinci” den sonraki yirmi beş yıl süresince, Azerbaycan Türkleri’nin millî basın yaratmak yolundaki bütün çabaları Çarlık Hükümetince engellenmiştir. Yalnız 1903′te, Mehemmedağa, Şahtahth’nın (18461930) başyazarlığı ile “Şark Rus” adlı yarı resmî gazetenin yayımlanmasına izin verildi. İlk sayısında, “…bizim borcumuz heqiqetnevisliktir. Yahşiliği dediyimiz kimi yamanlığı da gizletmeyeceyik. Biz meydana onun üçün çıhdıq ki, halqa doğru söz deyek” vaadini veren gazete, bu vaadi sonuna kadar tutamadıysa da, Celil Memedkuluzade, Ali Nazmi, Ömer Faik Nemamzade gibi yazarlar, XX. yüzyılın bu ilk Azerbaycan gazetesinden fikirlerini açıklamak için bir kürsü gibi faydalanabildiler.
1905 yılı Haziranından itibaren Alibey Hü seynzadeTuran ve Ahmet Ağaoğlu’nun baş yazarlığı ile “Heyat” gazetesi yayma başladı. Azerbaycan’ın petrol zenginlerinden, meşhur ha yırsever Hacı Zeynalabidin Tağıyev’in maddî des teği ile neşrolunan bu gazete, millî birlik fikrinin kökleşmesinde, Türkçülüğün ve İslamcılığın teb liğinde, Azerbaycan Türkleri arasında şuurun ve milliyetçilik duygularının doğuşunda büyük rol oynadı. Onun daimî yazarları arasında, “Ekinci” nin kurucusu Hasanbey Zerdabi ve millî ede biyatın aşağıyukarı bütün temsilcileri bulunmakta idi.
Rus çarı II. Nikola, ihtilalci demokratik güçlerin baskısı altında halka basın, vicdan, söz, yürüyüş vs. özgürlükleri vaad eden 17 Ekim 1905 Manifestosu’nu imzaladıktan sonra, imparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi Azerbaycan’da sosyal ve siyâsî hayat canlandı. Bu canlılık ilk halinde, millî basında kendini gösterdi.. Yalnız millî kültürün değil, bütünüyle Azerbaycan Türklüğü’nün tarihinde önemli bir merhale oluşturan “Molla Nesreddin”, “Füyuzat” dergileri, “İrşad, Terekki, Açıksöz” vs. gibi gazeteler yayma başladı; kadın ve çocuk dergilerinin esası konuldu. Basın, kitlelerin dikkatini ülke içinde ve uluslararası alanda cereyan eden önemli olaylara yöneltip, onların siyâsî düşüncelerini biçimlendirmeye ve katılımlarını arttırmaya çalışıyordu. Matbuat; savunuyor, istibdat ve zulüm karşısında, hürriyeti savunuyor, Rusya İmparatorluğu’nun Ermeniler eli ile gerçekleştirmek isteği yeni “Haçlı yürüşleri” karşısında, Türkİslam birliğinin ve hayatın tüm alanlarında çağdaşlaşmanın kaçınılmazlığını ileri sürüyordu.
Matbuat her vasıta ile milletin muhtelif tabakaları arasında millî birlik hissini kuvvetlendirmeye, halkı her açıdan eğitmeye ve onu, yaklaşmakta olan tehlikelerden haberdâr etmeye çaba gösteriyordu. 1905′ten sonra Azerbaycan’da genişlemekte olan millî uyanış, edebî ve kültürel kalkınma Rus Çarizmi’nin dikkatinden kaçmamıştı. Bu millî yükselişin önlenmesi için siyâsî oyunlara ve ihtilaflara el atılmış, Rusya’nın her zaman özel bir koruyuculuk gösterdiği Ermeniler organize edilmiş bir şekilde Azerbaycan Türkleri’nin üzerine saldırtılmıştır. 19051907′de Bakü’de, Tiflis’te, İrevan’da, Gence’de, Şuşa’da, Nahçıvan’da ve Azerbaycan’ın diğer bölgelerinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda ulaşamadıkları emellerini Kafkaslar’da gerçekleştirmek üzere Ermeniler’in eli ile kanlı cinayetler işletilmiş, yeni bir soykırım başlatılmıştı. Çarlık Rusyası’nın silahlandırdığı, Taşnaksiyun ve diğer söven partilerin organize ettikleri Ermeni terörü, silah gücüyle Azerbaycan’da tarihî gelişmeyi durdurmaya, kuvvetlenmekte olan milliyetçilik hareketinin önünü almaya can attılarsa da, gerçekleştiremediler.
Aksine, acımasız düşman karışısmda zayıf da, olsa, birlik sağlandı; Ermeni çetelerinin karşısına çıkmak için silahlı güce sahip, siyâsî kurumlar kuruldu. 1906′da gazeteci yazar Ahmet Ataoğlu’nun kurduğu “Difai” (Müdafie) partisi böyle kurumların ilki idi. Ermeni şovenizminin iç yüzünün anlaşılmasında, onun Türkiye ve Kafkasya’daki hîlekâr planlarının açığa çıkmasında, Azerbaycan Edebiyatı’nın Celil Memmedkuluzade, Ahmet Ağaoğlu, Haşimbey Vezirov, Üzeyir Hacıbeyli, Memmed Seid Ordubadi, Neriman Nerimanov gibi temsilcilerinin şiir ve hikayelerinin, makale ve bildirilerinin büyük tesiri olmuştu.Asrın başlarmda Azerbaycan’ın sosyal ve kültürel hayatındaki canlanma, yalnız eğitim ve basın çalışmalarının çoğalması ile sınırlanmıyordu.
(Bölüm - 11)
Nicat, Neşri Maârif vs. gibi millî cemiyetler de, bir taraftan eğitim ve kültürü yaymaya, öbür taraftan da milletin farklı tabakalarını, zenginle yoksulu, aydınla eğitilmemiş insanı yakalaştırmaya, devrin tanınmış şairlerinden Abdullah Şaik’in de yazdığı gibi, Azerbaycan Türkleri’nin hepsinin “Bir güneşin zerresi” olması fikrini kitlelere telkin etmeye çalışıyorlardı. Azerbaycan Edebiyatı’nı ve halkın kültür hayatını etkileyen başka bir olumlu hadise, kitap yayımlarının artması idi. Bakü’de ve Azerbaycan’ın diğer bölgelerinde onlarla matbaa kurulmuştu. Orucov Kardeşlerin elektirik matbaası tüm Kafkasya’nın en büyük yayımcılık ve neşriyat merkezlerinden birisi idi. Yayınlarda çağdaş yazarların eserleri ile birlikte millî klasiklerin ve dünya edebiyatının önde gelen temsilcilerinin eserleri yayımlanıyordu. Tercüme Edebiyatı’na merak artmıştı. Azerbaycan’da, kökleri, gelenekleri ile halk yaratıcılığına dayanan bir “Çocuk Edebiyatı” meydana çıkmakta idi.
Kısa bir süre içerisinde kudretli sahne ustaları yetiştiren Azerbaycan Tiyatrosu, halkın eğitim gördüğü ikinci bir mektebe çevrilmişti. Bütün Şarkİslam dünyasında ilk opera yine bu asrın başlarmda Azerbaycan’da bestelenmişti. Bu, Üzeyir Hacıbeyli’nin ilk defa 1908 yılının Ocak ayında Bakü’de sahneye konulan ve ünümüzde de millî mûsikî sanatımızın tacı niteliğinde olan, “Leylâ ve Mecnun” operası idi. Fuzûlî şiiri ile Üzeyirbey mûsikîsinin üstün bir güzellik ve olgunlukla birleştiği bu eser millî kültürü, özellikle de mûsikî kültürünü etkileyen nâdir sanat örneklerinden biri olmuştu.
Çarlık Rusyasmın tüm engellemelerine rağmen Azerbaycan Edebiyat ve kültürü millî çizgisinde gelişmesini sürdürüyor ve millete rehberlik ediyordu. Rusya’nın diğer yerlerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da rejimden hoşnutsuzluk fazla idi. Baku asrm başlarında imparatorluğu sarsan inkılab hereketlerinin merkezlerinden birine çevrilmişti. Baku, hem burada güçlü mevkileri olan Bolşeviklerin, hem de millî hareketin, özgürlük düşüncesinin merkezi olarak tanınıyordu.
Birinci Rus inkılâbının ve 17 Ekim Manifestosu’nun verdiği nisbî hak ve özgürlüklerin çok geçmeden ortadan kaldırılması, demokratik gözükme çabasında olan rejimin, açık şovenizm ve Türk düşmanlığı ile seçilen Stolıpin rejimine çevrilmesi, gazetelerin kapatılması, milliyetçi aydınların takip edilmesi, Bakü’ye, Rusya’daki pantürkizmin ve panislamizmin esas merkezlerinden birisi gibi bakılması ve benzeri baskılar, aynı zamanda tepkiler doğuruyordu.. İmparatorluk esaretinden kurtulmanın yolu, millî birlikte, kendi kökenlerine dönmekte aranıyordu. 1905 yılına kadar imparatorluk memurlarının, yerine ve zamanını göre “Tatar” /’Müslüman”, “Fars”, “Tuzemets” (yerli anlamında) olarak adlandırdıkları, millî duygularına hakaretle yaklaştıkları Azerbaycan Türkleri, millî varlıklarını fark etmiş, kim olduklarını, hangi kökten kaynaklandıklarını, nereden gelerek nereye vardıklarını anlamışlardı. Şüphesiz, bu tarihî süreçte edebiyatın büyük rolü olmuştu. XX. yy. Azerbaycan Edebiyatı’nda yeni bir uyanış devrinin başlangıcı oldu. Ancak, sonraki gelişmeler bu uyanışın sonuna kadar yaşanmasına imkân vermedi.
XX. yy. başlarında Azerbaycan Edebiyatı’nın esas türleri şiir, nesir ve sahne eserleri idi. Başının kuvvetlenmesi, günlük makale ve fıkracılığın daha da gelişmesine yol açmıştır. Millî sahne eserleri şekil açısından zenginleşmiş; vodvil, operet gibi türler meydana çıkmıştı. Edebî türler arasında gerek şekil, gerekse mazmun açısından en fazla değişikliğe uğrayan ise hiç şüphesiz, şiir idi.Yüzyılın başlarındaki edebiyat adamları, yazarlar ve şairler esas itibarı ile basının çevresinde toplandıklarından, devrin iki önemli dergisinin, “Molla Nesreddin’in ve Füyûzaf’ın adı ile ilgili onların fikir ve ilkelerine ilişkin edebî mekteplerin varlığından bahsetmek mümkündür. Azerbaycan Edebiyatı üzerine son zamanlara kadar yapılan araştırmalarda bu mektepler, bu edebî istikâmetler, şuurlu olarak biribirine karşıt görülmüş; onlardan, barışmaz fikir düşmanları gibi söz edilmiştir. Aslında, gerek Molla Nesreddin edebî mektebi, gerekse Füyûzat edebî mektebi aynı amaç uğrunda mücadele ediyorlardı. Sadece, onların mücedele yolları ve usulleri farklı idi. Sonuçta varmak istedikleri nokta ise, aynı olmasa da, çok yakın idi. Her iki dergi ve onların çevresindeki edebî güçler, mücadelelerle dolu bir dönemde halka kurtuluş yolunu göstermeyi esas amaçları sayıyorlardı.
“Molla Nesreddin” dergisinin ilk sayısı 7 Nisan 1906′da Tiflis’te neşrolunmuştu. Daha sonra Bakü’de ve Tebriz’de yayımlanan bu dergi, yirmi yıl boyunca millî edebiyatm esas taşıyıcı güçlerini kendi çevresine toplamış, dil ve üslûp açısından yeni mîzâhî aynı zamanda mücadeleci eserler onun sayfalarında yer almıştı. “Molla Nesreddin”in başyazarı Celil Memmedkuluzade (18691932) Dünya Edebiyatı tarihinde nadir bulunan mîzah ustalarından idi. O da büyük selefî Mirze Feteli Ahundov gibi gülüşün tedavi edici, şifa verici gücüne inanıyordu. Bu açıdan da, mîzâhî bir dergi yayımlayarak vatanın ufkunu sarmış kötülük ve yaramazlıklara karşı mücadele bayrağını kaldırmıştı. Edebiyata bir öykü yazarı gibi giren Celil Memmedkuluzade, ilk eserlerinden biri olan “Danabaş kendinin ehvatları”adlı küçük romanı ile tamamen yeni bir nesir geleceğinin esaslarını koymuştu. Onun “Ölüler”, “Anamın Kitabı”, “Deli Yığıncağı”, “Kamança” vs. gibi dram eserleri çağdaş Azerbaycan hayatının en acılı problemleri üzerine ışık tutmuş, hikayeleri ile Azerbaycan hayatında mevcut olan insan tiplerinin tam bir galerisini yaratmıştı.
Türk dünyasının büyük gülüş ve mizah ustası Molla Nesreddin’in (NesreddinHoca) adını taşıyan dergide, onun yüzlerce fıkrası yayımlanmıştı. Bu fıkralarda, maîşet me selelerinden tutulmuş uluslararası problemlere kadar çok farklı konular ele alınmış, bazen sert, öl dürücü, bazen de alay edici mîzah yolu ile Azer baycan Türkleri’nin, Türkiye’nin, iran’ın, İslam dünyasının çeşitli sorunlarına cevap aranmıştır. Derginin başyazarı defalarca ölümle tehdit edilmiş, mahkemeye verilmiş, takip olunmuş, ama bütün bunlara rağmen tuttuğu yoldan bir adım bile çe kilmemiştir. Celil Memmedkuluzade ve onun kalem dostları büyük bir başarı ile halkın gözünü açmış, ona dost ve düşmanını tanıtmış, hakkını an latmış, yeni ve daha güzel bir hayat için onu mücâdeleye sevketmişlerdi.
İlk sayısında, “Sizi deyib gelmişem ey menim müslüman kardeşlerim” diye yüzünü halkın sıradan temsilcilerine çeviren dergi, onlara “Türk’ün açık ana dilinde” konuşacağını va’detmiş ve 1932′de Sovyet rejimi tarafından kapatılana kadar, bu va’dine sadık kalmıştı. Hatta dil konusunda Molla Nesreddin’in tam aksi bir tutumda olan “Füyuzat” dergisinin başyazarı Alibey Hüseyinzade Turan 1910′da Türkiye’ye göçmeden önce Tiflis’te, derginin idaresinde onun başyazarım ziyaret etmiş ve şöyle bir îtiraftan çekinmemişti: “Yahşi yazırsınız… Açık yazmayı da bacarmak lazımdır”.
Molla Nesreddin’in nerdeyse her sayısında, bütün istekleri ifade etmeye kadir olan Türk dilini tahrif edenlere, bozanlara, onu lüzumsuz yere yabancı sözlerle dolduranlara karşı bir fıkra, yahut karikatür bulmak mümkündür. Devrin, bütün dikkati çeken sorunları Azerbaycan Türkleri’nin kendi topraklarında uğradıkları hakaret ve küçültmeler, Rus İmparatorluğu’nun TükMüslüman halklara yönelik hakim milletçilik politikası, fanatizm ve cehalet, kadınların ezilen durumları, İran’da, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve diğer doğulu ülkelerde başveren değişiklik ve siyâsî olaylar, aşırı dincilik ve cahil din adamları, köylünün ve işçinin hakkının yenilmesi gibi konular derginin sayfalarında devamlı şekilde, büyük bir keskinlik ve cesaretle aydınlatılıyordu. Selefi Ahundov’un “kan kokusu” gelen meselelerle ilgilendiğini söyleyen Mirze Celil, kendisi Ahundov’un eserlerindeki problemlerden on kat fazla “kan kokusu” gelen sorunları edebî fikrin gündemine getiriyordu.
“Molla Nesreddin” dergisi ve onun çevresinde ortaya konan edebiyat, gerçekleri ve mücadeleci ruhu ile seçiliyordu. Bu edebiyat çağdaş ruhlu idi, günün problemlerini acıkmayı görev biliyor ve meselelere günün gerçekleri içinde cevap arıyordu. Bu edebiyatın tenkit hedefleri açıktı; bir zamanlar şanına medhiyeler, kasideler yazılan şahları, sultanları, carlan zor ve hile ile gasp ettikleri “büyüklük tahtından” çekip yere indiriyor, gerçek yüzlerini halka gösteriyordu. Bu edebiyatın dili açık, anlaşılır ve halka yakın idi. Onun kahramanlarının büyük bir kısmı da, sıradan olan insanlar idi. Bu edebiyat Azerbaycan tenkitçilerinden Ali Nazım’m güzel bir dille söylediği gibi, Edebiyat Kâbesine ayakları çarıklı Azerbaycan köylüsünü getirmişti. Bu edebiyatta güçlü bir inkarcı ruh vardı, ama o, hakikatlerin tasdikine yönelik bir inkâr idi. Bu edebiyatta kuvvetli bir dağıtıcı güç var idi, ama bu yeniyi kurmak için köhneyi, zamanı, geçmişi yıkmaya yönelik bir dağıtıcılık idi. Bu edebiyatta yakıcı ve yıkıcı bir mizah vardı, ama bu mizah, kötülükleri, yaramazlıkları, halka zıt olanları yakmak ve yıkmak için kullanılıyordu.
XX. asır Türk şiirine Mirze Elekber Sabir (18621911) gibi büyük bir şiir dehasını, yergi us tasını Molla Nesreddin kazandırmıştı. Sabir, alev saçan satırları ile yeni devir Azerbaycan şiirinde gerçek bir inkılap yapmış; eski şiirle arasmda ge çilmesi imkânsız bir uçurum yaratmıştı. Onun “Hophopname” adı ile tanınan yergi şiirler mec muası, bütün Türk şiirinin tarihinde bir olay ni teliğinde idi ve bugün de yerini, önemini ko rumaktadır. Sabir Azerbaycan şiirinin yönünü, değiştirdi, onu hayata, gerçekliğe yaklaştırdı, dü rüst ve cesur olmayı öğretti. Fuzûlî’den sonra onun gazellerine nazire yazmak devrin şairleri arasında ne kadar yaygın idiyse, Sabir’in mısralarını taklid etmek de XX. yy. başlarındaki Azerbaycan şiiri için benzeri bir durumdu. Bir şair olarak Molla Nes reddin’le birlikte geçen edebî yaratmak devri son derece kısa sürmüş, hepsi altı yıl devam etmişti. Ama bu altı sene onun şiir dehasına yetmişti ve yeni şiir geleneğinin ve yeni edebî mektebin ku rucusu olarak hayatta olduğu döneminde de her kes tarafından kabul edilmişti.
|
|